Kûy a Spî

27 Eylül 2012

Bir ağıtın hikayesi: Bingol Şewitî (H. SALİH DURMUŞ) alinti bir yazi


Bir ağıtın hikayesi: Bingol Şewitî (H. SALİH DURMUŞ)


Bingol Şewitî, 7'den 70'e Kürtlerin bildiği, sevdiği ve eşliğinde halay çektiği bir ezgi, gerçekte ise bir ağıttır. Ağıtın kahramanı Zeki Yıldız'ı ismen zikredersek çok az sayıda insana bir şeyler çağrıştıracaktır.
Bir ağıt yakılırken insanlar neden halay çekip, 'tepinir'i burada tartışmayacağım. Bunun da ayrı bir yazı/araştırma konusu olduğunu düşünerek işi uzmanlarına havale ediyorum. Bugünün propaganda araçları olmadan bu ağıdın bütün Kürt coğrafyasına bu denli yayılması hiç kuşkusuz ki Zeki Yıldız'ın devrimci duruşunun, kişiliğinin toplum üzerinde bıraktığı etki ile de alakalıdır. 
Devrimcilik 'mutluluğun resmi' gibidir; çizilip resmedilemez, ancak yaşanılır. Onun devrimciliği de öyle bir şeydi. O ve onlar gibi de bir daha olmadı!
Bunu ben değil onlara yoldaşlık/arkadaşlık edenler söylüyorlar. 
Klasik bir, 'fakir aile çocuğuydu' tanımı yerine şöyle tarif edeyim Zeki Yıldız'ı: Bir Kürdün ömür yaşayabileceği bütün sevinçleri, acıları, coşkuları o genç ömrüne (28) sığdırmış, hakkı verilmiş tam bir devrimciydi.

Aslen Dep/Karakoçan'ın Qumik köyündendir. Babasının erken vefatından sonra yetim kalan altı kardeşli bir ailenin en büyüğü olarak ailenin sorumluluğu ona kalır. Buna rağmen okula devam eder. Bingöl Sanat Lisesi'nden sonra 1971'de Ankara Yüksek Teknik Öğretmen Okulu'nda okurken devrimci gençlik hareketlerinden etkilenerek kendisi için çok zorlu olacak yeni bir hayata başlar. Bu süre zarfında devrimci faaliyetlerinden dolayı tutuklanır ve bir yıl cezaevinde esir tutulur. 1974-1975 yıllarında Kürdistan devrimcileriyle ilişkiye geçtikten sonra, Kürdistan devrimi ve onun önderi PKK'nin kararlı bir önderi ve yılmaz bir militanı olur.
Köylüsü ve akrabası olan Emoş'la evlenir, bu evlilikten Antep'te vurulan Haki Karer'in ismini vereceği bir oğlu olur. Evi artık parti okulu gibidir. Yakın tarihimizin en önemli yayın organlarından biri olan Serxwebûn gazetesinin ilk sayısı Zeki Yıldız'ın evinde basılır. O'nun evi, Bingöl'e yolu düşmüş her PKK'linin evi olur.
Ve bir gün, 12 Eylül faşist cuntasının bir karabasan/kabus gibi bütün masumiyetlerin üzerine çökmeye hazırlandığı soğuk ve gri bir sonbaharda O da dağın yolunu tutar. Ardında tüm ümitlerini ona bağlamış bir aile, bütün hücreleri ile ona bağlı olan bir eş ve omuzlarına yüklenmiş mirasın altında ezilmemeye çalışan bir evlat bırakarak.
Kapılarındaki köpeklerinden ayrılıp iki sokak öteye gidemeyenlerin dünyasında, o Kürdistan davasının bugünlere taşınması için hiç tereddüt etmeden, arkasına bakmadan, ölümün yakasını meydan okurcasına tutan, sevdalarından ayrılan bir devrimci gibi yaşadı.
Zeki Yıldız'ın siyasi faaliyetlerinin yanı sıra edebiyatı seven, şiirler yazan, romantik bir devrimci yanı da vardı. Ardında bir defter dolusu yazı ve şiir bırakmıştır. Arşivleme ve tarihi paylaşma geleneğimiz/ alışkanlığımız olmadığı için o defter de bir yerlerde gün yüzüne çıkmayı bekliyor. En çarpıcı olanı oğlu Haki için yazdığı bu şiirdir:

Bugün 19 Haziran 1980 
20. asrın son çeyreği.
Bugün bir oğlum olmuş ben yoktum,
Haber öyle geldi.
Diyeceğim şu: kusuru bende arama evlat
Gözünü ilk açarken, yanı başında olmadım diye 
Güzel bir hastane kapısında, doğumunu müjdeleyen ebeye:
Senin mini mini ellerini,
Senin şirin şirin bakan gözlerini,
Doyasıya görmeyi, attığın çığlıkları çok duymak isterdim,
Hem de pek çok.
Şimdi iyi dinle evlat; ne sen özgür bir ülkede,
Pırıl pırıl bir doğum evinde üç doktor on ebe arasında doğdun
ne de ben doğumunda hastane kapılarında bekleyebildim 
müjdeleyen ebeyi.
Baban var iken babasız olmanı 
Vatan var iken vatansız olmanı
İstememek için; gelemedim yanına.
Sözün kısası şu evlat;
Vatan parça parça 
Her parçasını bir kurt kapmış 
Kurdu kovmak için 
Vatanı vatan yapmak için 
Vatan Kürdistan için 
Serxwebûn için gelemedim yanına.
Dağda olduğu süre zarfında tarihi duyarlılığı ve bilinci olan çevreler ile de ilişki geliştirip kendisi için bir eğitim sahasına dönüştürür dağı. Özellikle, Bingöl'ün Koyê Spî (Akdağ) eteğinde bulunan Kelaxsi köyünden Bingöl Sanat Lisesi'nde beraber okuduğu Şehit M. Sıddık Bilgin'in babası Abdülaziz Efendi ile Kürt ve Kürdistan üzerine sohbetleri/tartışmaları dönemin tanıkları tarafından halen anlatılır. 
Zeki Yıldız iki yıl Bingöl/Karakoçan dağlarında üstlenir. Dağın zor şartlarına bir de durmadan taş üreten böbrek sancıları eklenir. Artan sancılar ve ağırlaşan hastalığından dolayı köyü Qumik'e yakın dağlarda kalır. 23 Ağustos 1981'de Qumik'e baba evine geldiği bir gece köy askerler tarafından basılır ve ev kuşatılır. Kendisine yapılan teslim ol çağrılarına devrimci bir sorumlulukla cevap verir. Askerleri ikna etmeye çalışır. Son devrimci görevini de ikirciksiz yerine getirir. PKK'nin bir direniş ve onur hareketi olduğunu, teslimiyetin yerinin olmadığını kanıtlarcasına çarpışır ve şehit düşer. 
30 yıllık yakın tarihimizin önemli aktörlerinden sadece biridir Zeki Yıldız, anılması ve hatırlanması gereken yüzlerce ve binlerce devrimci gibi. Umarım, Bingol Şewitî ağıtı-şarkısını dinleyenler ve kendini halaya katmaktan alıkoyamayanlar bu ezginin ardındaki kahramanı, Zeki Yıldız'ı ve onun onurlu direnişini, resmedebileceklerdir. 
Ve anımsayacaklardır ki; Kürdistan coğrafyasında her ezginin ve ağıdın gerçek bir kahramanlık hikayesi ve onun için yanan yürekler olduğunu.

* * *

Bîngol şewitî mij dûman e 
Megrî, megrî dayê megrî
Zekî kuştin ber malan e 
Zeman xirab em têda ne
Bingol şewitî mij dûman e
Megrî, megrî, dayê megrî 
Esker ketin nav gundan e 
Zeman xirab em tê da ne
Va qomandan, bê îman e 
Megrî, megrî, dayê megrî 
Millet topkir, bi copan e 
Zeman xirab, em têda ne









    

23 Eylül 2012

SERDAR ATALAY, ÇOLÎG'DE ÖKKEŞ ŞENDİLLERİ OYNAMAK İSTİYOR



Balta her defasında ağaca vurdukça, yani ağacı kestikçe, ağaç "aaahhh, aaahh" diye feryad edermiş.
Baltayı vuran "sen ne feryad edip duruyorsun, böyle istediğin kadar bağır, ben seni keseceğim" dermiş.
Ağaç ise ona "ben sana feryad etmiyorum ki, benim feryadım beni kesen elindeki baltayadır. Onun sapı bendendir. Benim feryadıma ve canımın yanmasına sebep budur," dermiş.

"Ağacın kurdu içinden olmazsa, ağaç çürümez."

LİCELİ FEHMİ BİLAL / Şeyh Said Efendi'nin katibi


Çoligde Gılbe korucubaşı Mehmet Çintay'in çatışmada öldürülmesinin ertesi günü, AKP’li Belediye Başkanı Serdar Atalay “Cuma namazı sonrası şehitlerimizi bir yürüyüşle anacağız” şeklinde yaptığı anonslarla Çolig'de BDP binasına saldırı zeminini hazırlar.
- Bu olayla Serdar Atalay artık bir korucubaşı, bir tetikçi, bir provokatör ve bir yavru kurtçuk kisvesine bürünür.
- Serdar Efendi, Yado Paşa'yı öldüren tetikçiyi ve korucuyu kimse fazla anmaz ve tanımaz.
- Meşhur Sadiye Telha'yı ihbar eden çete ve işbirlikçi muhbiri kimse tanımaz ve fazla bilmez.
- Kolos Ağa olsun, Ömere Faro olsun hepsi senin gibi çetelerin, muhbirlerin ve provokatörlerin gazabına uğradılar, ama kimse bu çeteleri ne tanır, ne değer verir, ne de anar.
- Sana anlatığım bu tarihi şahsiyetlerin olaylarını öğrenmeni tavsiye ederim. Senin yaşamın da bunlarınkinden farksız olmaz.


- Çolig belediye reisi Serdar Atalay tabiri caizse memleketimde iflah olmaz kurt rolüne oynayan bir zebanidir.
- Bu kurd Asena'dır. Bir söz vardır, huylu huyundan vazgeçmez derler ya Serdar Atalay'ın durumu da biraz öyle?
- Hala ağabeyleri gibi kalbi ve yüreğiyle ırkçı-şoven ve kafatasçı MHP'nin bir militanı gibi Çolig'i karıştırmak istiyor.
- Serdar Atalay, Çolig sana çok geliyor. Vali, Emniyet Müdürü ile beraber çeteleri yanına alarak ortalığı karıştıramazsın.
- Serdar, seni uzun süreden beri takip ediyorum. Geçen yıl yine Şehit Aileleri Derneği denilen çoğunluğu korucu, eski MHP'li ırkçı-şoven güruh tarafından Genç Caddesi'nde bayraklı yürüyüş yaptığını hatırlıyorum.
- Serdar Atalay, Fetullah Gülen tarikatına yamanarak, devletin ve iktidarın gücünü de kullanarak Çolig'de AKP'den belediye reisi oldun.
- Bağımsız aday olursan Çolig'de 10 oy alamazsın.
- Serdar senin gibi kurtçuklar her zaman olacaktır. Ama Çolig'de kurtçuklar kelaynak kuşları gibi çoğalamazlar.
- Serdar Efendi, şunu bilesinki Rencber Aziz'in deyirlerini, kurmanci stranları söylemekle ne zaza, ne de kurmanç olursun.

- Serdar Efendi, sana açgözlü, tamahkar bir kurt hikayesini hatırlatayım.
- Yavru kurt ,koyun sürüsünü görünce annesine sorar, “Anne bunlar neden bu kadar çoklar?” Annesi de “Evet yavrum çoklar” der. “Peki bunlar yılda ne kadar yavru yapar?” diye sorar bu kez de yavru kurt. Annesi, “Bazen bir bazen de iki” der. “Peki sen yılda ne kadar yavru yaparsın?”. “Beş, altı bazen yedi” der annesi. Yavru kurtun kafası karışır “Peki onlar neden çoklar ben neden yalnızım?” Annesi iç çekerek cevap verir, “Yavrum” der “Bende bu açgözlülük ve kindarlık var oldukça sen bile bana çok gelirsin.”


SERDAR ATALAY KİMDİR? BİRAZ AÇMAK İSTİYORUM

- Serdar, aslen Zıktê aşiretine bağlı Şin köyünden Çolig şehir merkezine gelip yerleşen Hacı Ahmed Alan'ın oğludur.
- Babası Çolig'deki anlatımlara göre Kürd aydını ve T-KDP sekreteri merhum Said Elçi'yle samimi olan ve KDP'ye sempati duyan biriydi. Aynı zamanda komşumuz sayılırlardı.
- Said Elçi'nin şehadetinden sonra Hacı Ahmed Alan gibi Çolig'de duyarlı başka insanlar da "U" dönüşü yaparak kürdlük davasından uzaklaşmışlar. Serdar, babasının işte bu dönüşten sonra ağabeylerinin ve yakın çevresinden dayıları ve yeğenlerinin etkisinde kalarak MHP'li ülkücü fikirleri benimser.
- Şin köyü kürd tarihinde Zıkte bölgesinde merkezi bir köy olup, ilim ve tedrisat yapılan bir beldedir. Bu köyde önemli alimler yetişmiştir. 1925 hareketinde kemalist rejim yani şu anda Serdar'ın peşisıra yürüdüğü kesimler Zıkte çevresinde toplu katliamlar yapar, tüm köyleri yakıp ve boşaltırlar.
- Zıkte katliamıyla ilgili Zıkteli kahramanlar olan Valerli Hacı Sadik Beg, Feqi Hesen ,Kolos Ağa'nın yaşam öykülerinde önemli bilgiler aktarmışım.
- Serdar Efendi, işte kendi soyuna, köyüne felaket getiren, aşiretinin ırzına geçen, coğrafyasını yıkan yakan anlayışa aşık olan korkak bir bedbahttır.


ÖLDÜRÜLEN KORUCU MEHMET ÇINTAY KİMDİR. GILBE AŞİRETİ ÜZERINE TARİHİ BİR ANEKDOT

- Öldürülen korucubaşı Mehmet Çintay aldığım bilgilerde köken olarak komşu Alibir köyünden gelip Gilbe'ye yerleşmiştir. Köken olarak Gılbe köyünden değildirler. Çintay korucubaşı olarak devletin silahlı gücünü arkasına alarak civar köylerde yıllarca devlet terörü estirmiştir.
- Bu korucubaşının kendi halkına estirdiği terör, yaptığı baskı ve zulümü Gılbe köyüne bağlamakta doğru bir yaklaşım değildir. Ama, aslen Gılbeli olan korucular da yok değildir.
- Gılbe köyünün hepsine korucu ve kürd düşmanı, eline silah alıp, halkına zulüm ediyor demek de yanlış bir tutum olur.
- Gılbeli olan bir başka azılı korucubaşı olan Mehmet Çetkin'i tanıtmadan da geçmiyeceğim.
- Mehmet Çetkin, Gılbe köyünün en azılı korucusudur. Çolig'de okuduğum dönemlerde lisede okuyan, fiziki olarak uzun boylu, cüsseli bir yapıya sahipti.
- Lise dönemlerinde ülkücü fikirleri benimseyen MHP'nin bir militanıydı. O dönemlerde MHP bunu kürd devrímcilerine karşı tetikçi ve çete olarak kullandı.
- Hatta, çok iyi hatırlıyorum 1970'li yılların sonunda şimdi öğretmen (ismini vermeyeceğim) olan bir kürd yurtseverini de bıçaklamıştı.
- Mehmet Çetkin, lise sonrası 1985'li yıllarda koruculuk sisteminin gelmesiyle yaşamını kendi köyünde korucu olarak devam ettirmeye başlar.
- Bu şahsın MHP'li ve devletin asker ve polisiyle iyi olan ilişkilerinden dolayı yıllarca korucubaşı olarak yaşadığı Çolig'de kontracı hünerlerini bilmeyen yoktur.

- Gılbe köyü, Çolig merkezde yıllarca koruculuğu kabul eden tek köydür.
- Köyün bir çukurun içinde olması başta olmak üzere, köy çevresinde oluşturulan mevzilerden dolayı Gılbe kendi çevresine ve bölgeye adeta kapalı bir kutu gibiydi. Gılbe'nin bu özgün durumundan dolayı da halk arasında (Gılbistan) olarakta anıldı. Gılbeliler çevrede kendi aşiretinden olan yakın ve komşu köylere karşı da devletçe desteklenerek çok kötü kullanmışlardır.

GILBE İLE İLGİLİ BİR ANEKDOT

- Gılbe, Çolig merkeze bağlı NEQŞAN aşiretine bağlı bir köydür. Koruculuk sisteminden dolayı bu köyün sicili hep kötü anılmaktadır. Ama köyden bir çok aileyi Çolig merkezden tanıyorum. Bu ailelerin bir çoğunun koruculuktan rahatsız olduklarını, ayrıca kürd meselesine de duyarlı olduklarını biliyorum. Gılbe'nin bu ailerini tenzih ediyorum.

- Gılbe'nin tarihte çok önemli bir olaya mekan sahipliği yaptığını sizlere hatırlatayım. Şeyh Said Efendi'nin amcası Palu müftüsü ve Çan'lı Şeyh Ahmed'in damadı Şeyh Hasan Septioğlu'nun yaşadığı olayı torunlarından Şeyh Feyzullah'ın Mızgin dergisindeki röportajından aktarıyorum:

"Şêx Said’in amcası Şêx Hasan Efendi, İslam âleminde Reis-ul Ulema, yani Ulemanın Büyüğü olarak seçilmişti. Şêx Hasan Efendi, bilfiil meşrutiyete karşı çıkıyordu. Şêx Hasan, o zaman Palo’dan Erzurum’a gitmek üzere hareket eder. Şêx Hasan Efendi, Göynet’e gelirken ilk istişaresini gizli olarak Mela Selim’le yapar. Ona: “Ben Erzurum’a gidiyorum, benden habersiz hareket etmeyin, kendinizi ele vermeyin. İkinci bir cevabım geldiğinde, hareketi başlatırsınız.” Şêx Hasen Efendi Erzurum’a gidince Meşrutiyet’i kabul etmeyen ulemanın idam sehpasında olduğunu görür. Bunun üzerine ulema perişan bir halde dehşete düşmüştür, Şêx Hasan Efendi dönmek zorunda kalır. Benim dedem Şêx Mehmet Efendi ile orda karşılaşır. Dedem Şêx Hasan Efendi’ye diyor ki: “Baba, kaymakam gizli olarak kardeşime demiştir ki efendi nerdeyse, kendisini saklasın. Efendinin idam kararı gelmiştir. Gizliden takip ediliyor.” Dedem, babasını Sancak’ın Girbe aşiretinin içerisine saklar. Şêx Hasan Efendi bir sene Girb’te kalır. Dört sene de Palo’nun Caro köyünde kalır."

***

- Şeyh Hasan olayını bana yıllar önce Gılbe köyünden olan daire arkadaşım Hacı Paşa Çetkin övüne övüne anlatmıştı.
- Hacı Paşa bu olayı anlatırken Gılbe köyünün kürd davasına ve kürd önderlerine geçmişte saygısını ve bağlılığını ifade ediyordu.
-İşte Gılbe kürd tarihinde çevrede sözü ve özü bir olan bir köy olarak bilinip, Şeyh Hasan Septioğlu'nu kendi köyünde dönemin rejimine karşı sahiplenmiş ve korumuştur.
- Gılbe köyü, bu tarihi bu olaydan habersiz, günümüzde devletin böl-yönet politikasıyla kendi halkına ve çevresindeki kendi aşiretine bağlı köylere pervasızca saldırmaktadır. Tabiiki devletin silahlı gücünü arkasına alarak bunu yapıyorlar.


ÇOLÎG PROVOKASYONU VE TÜRK MEDYASININ ZAZACILIĞI İŞLEMESİ ?

- Çolig kürdlük davasında tarihte iz bırakan kahramanlar diyarıdır. Türk basını ve medyasının sürekli işlemeye çalıştığı "Çolig'de zazalar PKK'ye ve kürdlere karşıdırlar" imajı tamamen özel savaşın kürdlere karşı kullandığı asılsız ve bayatlamış argümanlarıdır. Zazaların kürt olmadığı riyakar tezi ise devletin tek partili dönemden bugüne kadar sıklıkla başvurduğu ama kanıksatmak için çokça uğraşmasına rağmen kürtlüğü bölemediği bir dezenformasyondan ibarettir.
- Serdar Atalay'a hatırlatıyorum ; Yadin Paşa Baysal, Şeyh Şerif Bilgin, Çan Şeyhleri Korkutata, Melekan Şeyhleri Sönmez, Tayyip Ali Bey Mıtovliyon, Zıkte Beyleri Ataoğlu, Faris Ayçiçek, Abdi Erebun Aytimur, Ali Badan Buzgan, Musyanlı Molla Cemil Hasar, Garipli İzzet ve Mehmet Ertuğrul Beyler, Modanlı Feqi Hesenler, cansorlu Fakih Abdullah Akdemir ve kardeşleri, Botyanlı Ömere Faro, Vazenanlı Omer Ağa Becerikli, Sivanlı Kasım Ağa (Kas Kuesi) daha çokca sayacağım yiğitler var. Bu yiğitlerin bir kısmı çatışarak, bir kısımı da İstiklal Mahkemesi'nin düzmece kararlarıyla idam edilerek şehadet şerbetini içen kürd kahramanlarıdır. Bunları senin tabirinle kurmanclar veya Kürdler idam etmediler. Senin ele ele verip, Vali, Emniyet Müdürü ve Özel Harekat timleriyle provakasyonda bir piyon olarak kullanıldığın kesimler tarafından idam edildiler. Devlet güçlerinin baltasına sap olmak budur işte.
- Serdar Efendi bu ara zazacılığa da oynuyor. Kendisine bir hatırlatma yapayım, babası Haci Ahmed'in etkisinde kaldığı Kürd şehidi Said Elçi'nin kurucuları arasında olduğu ve başkanlığını yaptığı partinin adı T-KDP dir. Yani Kurdistan Demokrat Partisi'dir. "Zaza Demokrat Partisi" değildir. Yine (Dr. Şivan) Sait Kırmızıtoprak, Faik Bucak da kürtler adına kurulmuş bu partilerin kurucu üyeliklerini ve başkanlıklarını yapmışlardır. Bunlar da zazadırlar ama partilerinin ismi Kurdistan Demokrat partisidir. Serdar çok özeniyorsa zazacılık yapıyorsa kendini gerçek zaza görüyorsa AKP den ayrılır bir Zaza Demokrat Partisi kurar, biz de aferin deriz. Çünkü bu işe özenen az da olsa birkaç arkadaş bulur. MHP'den dönenlerin dili kürdüm demeye varmadığından ara sapak olarak bu tür riyakarlıklara hazır olanların bolluğunda adam sıkıntısı çekmez.
- Serdar Efendi, Diyarbakır İstiklal Mahkemesi tarafından idam edilen 47 kişinin hepsi zaza değildir. Yaklaşık 20 kişilik kurmanç/kürdde vardır. Bunları bilmiyorsan sana yazmayı ve anlatmayı da bilirim.
- Serdar Efendi'ye bir hatırlatma daha yapayım. Selahaddin Aydarada senin gibi arkasına aldığı korucu ve çetelere güveniyordu. Yanında sürekli koruması olan bir özel harekatçı vardı. Ne oldu akibeti? Çolig'i bir terk etti, tam terk etti.
- Serdar Efendi, hatırlarsın, Selahaddin Aydar hem de din kisvesi altında beni tıpkı senin bugün yapttiğın gibi Çolig Emniyeti'ne Valisine ihbar etti. Kendi korumasını bana saldırttı.
- Dönemin Çolig valisi Abdulkadir Sarı, Müdür Kemal İskender ve Selahaddin Aydar çetesi tarafından cezaevine konuldum.
- Serdar o dönemde Selahaddin Aydar seni muhakkik olarak benim ifademin alınması için görevlendirdi.
- İfademi sen çok iyi hatırlarsın. Demiştimki, Selahaddin Aydar sen eski şarapçı, berdoş MHP'li, kısaca ve tabiri caizse Colig'in ..... lerindensin, demiştim. Sen de bu yazdıklarımı harfiyen yazıp onun masasına bırakmıştın.
- Hatta bana dedinki "beni fırçaladı." Şimdi düşünüyorum, Selahaddin'en şükür ediyorum. Sen ondan çok daha tehlikeli oynuyorsun.
- Selahaddin'i şimdi basından takip ediyorum, "Tevbe-i İstiğfar Duası" yapmış, geçen Nübuhar çevresinin bir etkinliğine davet edilmişti. Bu davete Sıddık Dursun (Şeyhanoğlu) ile beraber katılmıştı. Doğrusu çokta sevindim . Belki kendini af ettirmek istiyor. Ben de eğer bu dönüşünde samimiyse ona hakkımı af edeceğim.
- Serdar Atalay Efendi, bak senden dolayı Çolig'de telafisi mümkün olmayan hadiseler olursa bunu iyi bilki ölünceye kadar bir cehennem zebanisi olarak anılacak ve kürd tarihine zebani olarak geçeceksin.

SONUÇ

Gılbeli Mehmet Çintay'ı tanıdığım için belirtmek istiyorum. Mehmet Çintay da tıpkı Zıkteli Ringo ve benzerleri gibi fakir aile çocuğu olup, suçsuz ve günahsızdır. Açıkçası karın tokluğuna bir piyon olarak kullanılıp, bu dünyadan bir hiç uğruna gitiler. Tıpkı ne şehid ne gazi bok yoluna gitti Niyazi meselesi gibi. Asıl suçlu olanlar onları kullanan ve sırtından beslenenlerdir, onlar üzerinde siyaset yapan, belediye reisi ve milletvekili olan kişiler suçlu ve günahkardırlar.

- Ringo'nun sırtından beslenen Hikmet Tekin, Gılbeli Mehmet Çintay'ın sırtından rant elde etmek isteyen ve bundan beslenip, tekrar belediye reisi olmak isteyen Serdar Atalay gibi kendi soyuna ihanet eden ve aslını inkar eden bu zavallılara lanet olsun.

- Serdar ve Hikmet Tekin'in yolu birdir. Serdar sana bir hemşerin ve ağabeyin olarak sesleniyorum. Senin görevin belediye yasalarında belirlenmiştir. Sen o görevlerini yapmaya çalış. Sen Emniyet Müdürü, özel harekatçı, zebani ve cellat görevlerine oynuyorsun.
- Bu saydıklarım zaten görevlerini biliyorlar, sen acaba yanlış bir görev mi seçtin, biraz düşünsene.
- Serdar Atala tipleri, kişilikleri, unsurları adına ne derseniz deyin. Bunlar Türk olmadıkları halde, bu kanaldan beslendikleri için iflah olmaz Kürt karşıtlarıdır. Serdar Atala ve benzerleri kendi öz benliklerini inkar ederek belirli mevkilere gelmişlerdir.

Huma (Allah) Hacı Ehmed Alan'ın oğlunun şerrinden korusun ve onu da islah etsin, kendi öz benliğine kürdlügüne döndürsün. Bu duama amin deyin.

Selam ve saygılarımla.


Orhan Zuexpayic



 
 

PALULU SEYH HASAN ÜZERINE ANEKDOT (ALINTI YAZI)

ŞÊX SAİD BAŞKALDIRISI - Mizgîn Dergisi

7 Ekim 2009 Çarşamba, 17:21 · tarihinde Şehîd Şêx Saîd (r.a.) tarafından eklendi
Mizgîn/Sayı 46 - Şêx Said’in amcası Şêx Hasan’ın torunlarından Şêx Feyzullah’ın anlatımlarıyla

Mizgîn Dergisi: Şêx Said kıyamına geçmeden önce bu süreci hazırlayan etkenler üzerinde duracak olursak, yani Osmanlı’da Meşrutiyet’in ilanı ve sonrası olayları kısaca izah edebilir misiniz?

Şêx Feyzullah: Bismillahirrahmanirrahim. Allah sizden de razı olsun. Bu imkânı oluşturduğunuz için sizlere çok teşekkür ediyorum.


Genel itibariyle Kürt milleti, çok mazlum bir millettir. Kürtlerin kendi büyüklerini, kendi örf ve adetlerini, tarihlerini bilmeleri elzem bir ihtiyaçtır. Şêx Said Efendi’nin kıyamı, geniş bir harekettir. Yani sadece 1924-1925’lerde hazırlanmış bir hareket değildir.

Fransız İhtilali ve Tanzimat’ın ilanından sonra Osmanlı Devleti’nde önemli gelişmeler oldu. İngiltere öncülüğündeki Hıristiyan âleminin, İttihatçıların, Jön-Türklerin ve yeniçerilerin tek gayesi İslam ümmetinin dağılması ve Osmanlı devletinin yıkılmasıydı. Bunların içerisinde bazı din âlimleri de vardı. Bunların baskısıyla II. Meşrutiyet ilan edildi. 31 Mart Olayı sonrasında İttihat ve Terakki yönetiminin kontrolündeki 3. Ordu Selanik’ten yola çıkıp İstanbul’a girdi ve II. Abdülhamit’i tahttan indirip Sultan Abdürreşad’ı tahta geçirdiler.(1908)

Meşrutiyet’in dört hedefi vardı. Adalet, uhuvvet, müsavat, hürriyet. Osmanlı Devleti’nin nüfusu 320 milyonu geçiyordu. Bunun içerisinde takriben 9 milyon ağırlıklı Hristiyan olmakla beraber gayrı Müslimler vardı. Tabi Müslümanlar uhuvvet, müsavat anlamında bunlarla kardeş oldular. 1909’da tamamen Şer’i esaslar yürürlükten kaldırıldı. Yine bu yıllarda 20 vilayette İstiklal Mahkemeleri kuruldu ve buralarda çeşitli sebepler ile ulemanın idamına başlandı.

Şêx Said’in amcası Şêx Hasan Efendi, İslam âleminde Reis-ul Ulema, yani Ulemanın Büyüğü olarak seçilmişti. Şêx Hasan Efendi, bilfiil meşrutiyete karşı çıkıyordu. Şêx Hasan, o zaman Palo’dan Erzurum’a gitmek üzere hareket eder. Şêx Hasan Efendi, Göynet’e gelirken ilk istişaresini gizli olarak Mela Selim’le yapar. Ona: “Ben Erzurum’a gidiyorum, benden habersiz hareket etmeyin, kendinizi ele vermeyin. İkinci bir cevabım geldiğinde, hareketi başlatırsınız.” Şêx Hasen Efendi Erzurum’a gidince Meşrutiyet’i kabul etmeyen ulemanın idam sehpasında olduğunu görür. Bunun üzerine ulema perişan bir halde dehşete düşmüştür, Şêx Hasan Efendi dönmek zorunda kalır. Benim dedem Şêx Mehmet Efendi ile orda karşılaşır. Dedem Şêx Hasan Efendi’ye diyor ki: “Baba, kaymakam gizli olarak kardeşime demiştir ki efendi nerdeyse, kendisini saklasın. Efendinin idam kararı gelmiştir. Gizliden takip ediliyor.” Dedem, babasını Sancak’ın Girbe aşiretinin içerisine saklar. Şêx Hasan Efendi bir sene Girb’te kalır. Dört sene de Palo’nun Caro köyünde kalır. 1915’de genel affın çıkmasıyla Şêx Hasan Efendi dışarı çıkar.

Daha sonra Seydayê Mele Selim Gews ailesiyle ittifak yapar. Şêx Şahabettin onlarla görüşürken istihbarat Osmanlı’ya haber ulaştırır. Dolayısıyla kıyam erken patlak verir.

Mizgîn Dergisi: Şêx Hasan Efendi, Mela Selim’i Bitlis’e gönderirken kendisi de ayrıca bir hazırlık yapıyor. Sonrasında daha büyük bir şey oluşturmak için mi?

Şêx Feyzullah: Kendisi Mela Selim’i Bitlis’e gönderirken o da Erzurum’a gidiyor. Orada bazı hazırlıklar yapmak için. Gaye büyük bir kıyamdır meşrutiyet’in önlenmesi için. Mela Selim’in arkadaşları yakalanınca o kurtuluyor, Rus elçiliğine sığınıyor. 1914’e kadar Mela Selim Bitlis’te Rus elçiliğinde kalıyor. Birinci Cihan Harbi’nin başlangıcı ile Ruslar, Rus elçiliğini kapatıp giderken, Seyda’ya diyorlar ki: “Osmanlılar sizi idam ederler bizimle beraber gelin Rusya’ya gidelim.” Onun öncesinde Bedirxan ailesinden Abdurrezak Bedirxanoğlu, Rus elçiliğinde Seyda ile görüşüyor. Seyda’yı görmeden evvel Tiflis Konferansı’nda bulunmuş. Bu konferansta Kürt Mela Eli İhsan Paşa, Abdurrezak Bedirxan ve Şêx Mahmut Berzenci, Rus Genelkurmay Başkanı General Nigaro ile görüşüyorlar. Yani I. Cihan Harbi öncesinde Kürtlerin mukadderatının ne olacağı üzerine konuşuyorlar. Abdurrezak Bedirxan, orada konuşulanları Seyda’ya anlatıyor. Bu nedenle Seyda elçilikle Rusya’ya gitmiyor. Gitmeyince bazı kimseler seydayı şikâyet ederler. Şikâyet üzerine Mela Selim’i de idam ederler.

Mizgîn Dergisi: Şêx Said kıyamının bir provokasyonla başladığı biliniyor. Demek ki ondan önceki dönemde de böylesi provokasyonlar olmuştu.

Şêx Feyzullah: Evet, Piran’da o provokasyonun patlaması gibi Meşrutiyet’in ilanında Şêx Hasan Efendi’nin şahsında Şark Ulemalarının tasfiye edilmesi için bazı siyasi senaryolar, bazı provokasyonlar yapılıyordu. İşte o provokasyonlar ile Bitlis Kıyamı da doğmadan bastırılıyor. Mela Selim de bu sürecin sonunda yapılan şikâyetlerden dolayı yakalanıp idam ediliyor.

I. Cihan Harbi’nde Şêx Said Efendi, bir toplantıda General İhsan ve bazı münevverlerle gizli bir istişarede bulunuyor. Osmanlılar, savaş arefesinde Şêx Sait Efendi’yi Kürdistan bölgesinden Piran’a Mecburi İskan’a tabi tuttular. I. Cihan Harbi’nin bitmesiyle 1920’de Osmanlı devletini bölüştüler. Kürdistan’ı da beş devlet arasında böldüler. 1922’de M. Kemal başa geçti. 1924’te Halifelik kaldırıldı. Tabii Şêx Said Efendi bunları bilfiil olarak takib ediyordu. Ayrıca Kürt müneverlerinden Cibranlı Xalid Beg, Yusuf Ziya, Teymen Ali, Mele Abdurrehman gibi büyük zevatlar da Kürt ulusunu örgütlemek için Azadi Cemiyeti’ni kuruyorlar. Sonraları, Azadi Cemiyeti’ni feshettiler ve yerine “Berivana Mafê Merivan” diye bir cemiyeti kurdular. Bu teşkilatın başında yine Cibranlı Xalid Bey bulunuyordu.

1923’te İsmet İnönü tarafından Lozan Anlaşması imzalandı. 1924 Anayasası’nın gelmesiyle medreseler üzerinde, ilim üzerinde bütün İslami örf adetler üzerinde bir baskı oluşur.

Mizgîn Dergisi: Şêx Said kıyamının zeminleri nasıl oluşuyor?

Şêx Feyzullah: 1924’ün 10 Ekim’inde Xalid Bey’i tutuklarlar. Aynı ay içinde Yusuf Ziya, Mele Abdurrehman ile Teymen Ali yakalanır. Aralık 1924’te Hasenanlı Xalid Beg, Keremê Kolağası ve Şêx Said Efendi’nin tutuklanmasını isterler. Bir müfreze Hınıs’a gider. Maksud Bey (Hınıs kaymakamı) der ki Şêx Efendi evde değildir. Gelince haber veririm. Keremê Kolağası farkına varıp çıkar ve bir yerde jandarma ile karşılaşır. Orda çatışma yaşanır. Bir başçavuş ile dört jandarmayı vurup öldürürler. Hasenanlı Xalid Bey de aşiretini kendi etrafında toplar.

Şêx Efendi 27 Aralık 1924’te Hınıs’ı mecburen terk eder. Şûşar (Kırıkhan)’a doğru gelir. Şêx Said Efendi bundan önce oğlu Şêx Ali Rıza’yı Beyrut’a hayvanları satmaya gönderiyor. Oğluna diyor ki: “Sen hayvanlarını sattıktan sonra İstanbul’a git, Seyyid Abdülkadir ile görüş.” 12 sürü hayvan satılana kadar aradan 3 ay geçiyor.

Tabi Şêx Said’in Xalid Bey ile de istişaresi vardır. Ansızın Xalid Bey yakalanır. Şêx Said Efendinin de tutuklanma emri gelir. Hınıs kaymakamı, hükümete Efendi’nin Melekan’daki bir düğün merasimi için Çapakçur’a doğru hareket ettiğine dair bir rapor verir. Şêx Ali Rıza Efendi de malını sattıktan sonra KTC başkanı Seyyid Abdülkadir’le görüşmek için Beyrut’tan İstanbul’a gider.

Mizgîn Dergisi: Seyyid Abdülkadir, Şêx Ubeydullah Nehri Başkaldırısı’ndan sonra İstanbul’da mecburi ikamet durumunda kalıyor. Orayı terk edemiyor, değil mi?

Şêx Feyzullah: İstanbul’da o zaman KTC’nin 500 bin delegesi vardı. İstanbul, KTC’nin merkeziydi. Seyyid Abdülkadir orada kalıyordu. Ali Rıza Bey Beyrut’tan İstanbul’a gidince Xalid Beyin yakalandığını öğrenir. İki gün Seyyid Abdülkadir’in evinde kalır. Ona der ki: “Babamın selamı vardır, ancak böyle bir hareketin oluşması için sizin, hareketin başında bulunmanızı istiyor.” Takdiren orda bağımsız bir devlet kurulsaydı, devletin başına Şêx Said Efendi değil Seyyid Abdülkadir geçecekti. Askeri alanda bir Genelkurmay Başkanlığı olsaydı Xalid Bey olacaktı. Şeyh Said Efendi sadece, İslam şurasında dini lider olarak ulemayı sevk ve idare eden bir makamda kalacaktı.

Şêx Said Efendi 27 Aralık’ta Hınıs’tan hareket eder. Kırıkhan’a gelir. Kırıkhan’da, birçok Kürt münevveri ile bir istişare yapar. Ertesi gün Şêx Ali Rıza İstanbul’dan dönerken, Kırıkhan’da Şeyh Said ile karşılaşır.

Kürt milleti genel itibariyle dindar bir millettir. Şêx Said Efendiye diyorlar ki bu hareketin başına sizin geçmenizi tavsiye ediyoruz. Çünkü burada İslami hükümler var, İslami hakemler var, İslami sualler var. Bu hareketin başında büyük bir İslam âliminin, büyük bir zatın bulunması gerekiyor. Şêx Said Efendi “tamam farkındayım” diyor. “Bu hareketin başına Seyid Abdülkadir geçecek, Ali Rıza Efendi İstanbul’dan gelene kadar sabredin. Ali Rıza Efendi İstanbul’dan bize cevap getiriyor.”

O zaman Bitlis’te 2. Fırka Kumandanı Kazım Dirik bulunuyordu. Onun komutasında bir müfreze Xalid Beyi Erciş üzerinden götürüyordu. Erciş’te Hayderan aşiretinden birkaç kişi Xalid Beyi görüyorlar. Xalid Bey bir fırsatını bulup onlara diyor ki: “Salih Bey’e söyleyin, bana 500 tane ham kağıt göndersin.” O adamlar Kör Hüseyin Paşa’ya gidip mesajı iletiyorlar. Kör Hüseyin Paşa diyor ki: “Kocaman bir miralay Kürdistan reisidir. 500 tane ham kâğıdı bulamıyor.” Akşama doğru Salih Bey geliyor. Kör Hüseyin Paşa durumu oğluna anlatıyor. O zaman Salih Bey ağlayıp: “Baba ham kağıt, 500 gerilla asker gönder beni kurtar anlamındadır.”

Xalid Bey’i Bitlis’e götürüyorlar. Şeyh Said Efendi, Kırıkhan’da oğlu ile görüştükten sonra oradan ayrılıyor. Şêx Said Efendi, 6 Ocak’ta Kanîreş’te Kamil Bey’in evine misafir olur. Oradan Melekan’a gider. Melekan(Solhan)’da eniştesi Şêx Abdullah’ın evinde üç-dört gün kalır. Zırqan aşiret reisi Kereme Kolan 8 Ocak’ta Şêx Said ile görüşür. Melekan’dan Çan’a gider. Çan’da diğer bir eniştesi Şêx İbrahim Efendi ile görüşür. Orda 1-2 gece kalır.

Şêx Said Efendi daha sonra Pêçar’a gider. Giderken yol üzerinde bulunan Botıyan aşiretinde birkaç gün kalır. Emerê Faro ile görüşüp onunla birlikte Lice’ye gider. Ardından Hani’ye gidip, Salih Bey’e misafir olur. Salih Bey ile beraber Piran’a gider.

Orada bir düğün vardır. Şêx Said Efendi kendi kardeşi Şêx Abdurrehim’in evinde kalır. Bu arada Şêx Said Efendi Bingöl’e gelince Bingöl’den Ankara’ya bir bilgi gider: “Şêx Said Efendi Kürt münevverleri, beyleri ve şeyhleri ile bir istişare halindedir. Bildiğimiz kadarıyla devlete karşı bir başkaldırı hazırlığı vardır.” Bunun üzerine General Mürsel’e görev verilir. Şêx Said Efendinin yakalanması için Erzurum valiliği ve Hınıs kaymakamı Maksut Beye haber verilir.

General Mürsel, Şêx Said Efendi’nin yakalanması için 10-12 tane asker gönderir. Piran’da 9 firari vardır. Bunlar da dağdan inip Şêx Said’i ziyaret etmek için Piran’a gelirler. Köyün içerisinde General Mürsel’in teymenleri ve askerleriyle karşılaşırlar. Küçük bir çatışma sonucu bunlar içeri girerler. Mahkûmlar içeri girince askerler evi sarar.

Şeyh Efendi, Şêx Abdurrahim’i gönderir ve der ki “Burada bir provokasyon var. Bu, General Mürsel’in senaryosudur. Beni alıp, götürmek istiyorlar. Mümkün oldukça çatışma çıkarmayın. Bana Teymen Mustafa’yı çağırın gelsin.” Efendi durumu soruyor. Teymen: “Dokuz tane eşkıya evdedir, askerler etrafını sarmışlar. Sen de Şêx’in memleketlisisin. Bu dokuz eşkiyayı bize teslim et.” Şêx Said Efendi; “Tamam 9 eşkiyayı teslim ederiz makul bir şey söylüyorsunuz askersiniz görevinizdir. Yalnız memleketin bir örfü-adeti vardır. Ben dün buraya misafir olarak geldim bu düğünde bulundum. Bugün etrafımda 3 bin tane insan vardır. En azından 2 bini silahlıdır. 2 bin silahlı içinde bunların sana teslim edilmesi mümkün değildir. Ne benim gücüm yeter, ne de başka kimsenin. Siz bekleyin. Düğün dağıldıktan sonra size teslim ederim.” Teymen buna, karşı çıkıyor.

Teymen çıkınca Şêx Abdurrahim ne olup bittiğini Şêx Said Efendiye soruyor. Şêx Said “birkaç kişiyle konuşalım, bunları biraz teskin etsinler” diyor. Daha Şêx Abdurrahim gitmeden ateş başlıyor. Şêx Abdurrahim gidene kadar çatışma duruyor, millet hücum ediyor askerleri esir alıyor. Şêx Said Efendi’ye, bir askerin öldürüldüğünü, diğerlerinin esir alındığını haber veriyorlar.

Şêx Said Efendi gidip Teymen’e “Peki siz neden bunu yaptınız, mazlum bir insanın katledilmesine sebep oldunuz.” diye sorunca Teymen; “Biz görevimizi yaptık. Gaye burada bir patlağın olmasıydı, siz devlete baş kaldırdınız bizi vurdunuz.”

Şêx Said Efendi cenazeyi kaldırdıktan sonra acilen Darahini’ye dönüyor. Vilayet merkezini ele geçirip, bankadaki paraları alır.

Mizgîn Dergisi: Darahini’nin Şêx Said kıyamındaki ağırlığı nasıldı?

Şêx Feyzullah: Darahini, Şêx Said hareketinde geçici başkent ilan edilir. Çünkü çok stratejik bir bölgedir. Ta ki Amed düşene kadar. Feqî Hesen Mudani başa getirildi. Genç’in hemen hemen her kesiminden insanlar harekete katıldılar. Murtezan, Botiyan’dan Kulp’a kadar Hazro’ya kadar Diyarbakır… O bölge haliyle kıyamın içerisindeydi. Zaten kıyamın dışında çok az, bilinmeyen bazı fertler kalmış. Şêx Said Efendinin savaşçıları 80 bin’e ulaştı. O kısa zaman içerisinde, o plansız-tedbirsiz zaman içerisinde 80 bin kişiye ulaştı. Bu 80 bin kişi birçok aşiretlerden müteşekkildi.

Artık kıyam, fiilen başlamıştır. Dört-beş koldan; Kelxasi’li Şêx Şerif Efendi Xarput cephe kumandanlığına, Çan Şêxleri Şêx Elî, Şêx Celaleddîn, Yado Paşa ve diğer birçok büyük insanla beraber Şêx Şerif’e refakat ederek Xarput cephesine gidiyorlar. Kîğî, Erzincan cephesine Senceq’teki Evni Ağa, Karlıova beyi Balad Bey, Çanlı Şêx Mustafa Efendi ve Şêx Hasan Efendi giderler. Bunları Efendi görevlendirir. Muş cephesine Melekanlı Şêx Abdullah Efendi, Heci Selim Ağayê Girnosê. Bunlara da şu söyleniyor: “Şêx Ali Rıza Efendi ve Xalid Beyle birleşin, tek gayeniz Bitlis’te Xalid Bey’in kurtarılmasıdır.”

Mizgîn Dergisi: Erzincan’a kadar da mı gidiliyor?

Şêx Feyzullah: İlçeler alınıyor. Erzincan merkezi alınamıyor. Şerif Efendi kısa bir zamanda Xarput’u alınca, burdaki güçler de Xarput’a döndüler.

Mizgîn Dergisi: Sonra neler oluyor?

Şêx Feyzullah: Bu arada Şêx Said Efendi Diyarbakır üzerine yürür. 27 gün Diyarbakır’ı muhasaraya alırlar. General Mürsel’in teslim olmasını talep ederler.

Kürdistan’ı böldükleri için tren hattının aşağı tarafı Fransızların, yukarı tarafı Türklerin elindeydi. 9. kolordudan 90 bin asker, bin tane de Fransız komandolarıyla beraber o hattan Diyarbakır’a girer. Kürt beylerinden Ömeran aşireti lideri Süleymanê Ehmed, Pencenarê aşireti askerlerle birleşerek arkadan Siverekli Şêx Eyyüb Efendiye saldırırlar. Şêx Eyyüb Efendi aradan çekilir. Arka cephede Şêx Abdurrahim Efendi yalnız kalır. Bin asker de Fransız kumandanlarıyla beraber Diyarbakır’a girer. Şêx Said Efendi de ön cephenin tamamen açıldığını, Şêx Eyyüb Efendi ve Şêx Abdurrahim Efendi’nin çekilmek zorunda kaldıklarını görünce, Diyarbakır kuşatmasına son verir. Şêx Said Efendinin yanındaki askerler de Tılalo dediğimiz yere döner.

Şêx Said Efendi Muş hattı üzerinde bir gece Girbas’ta kalır. Tabi Efendi ile beraber, O’nu adım adım takip eden bacanağı binbaşı Kasım da vardır. Şerafettin Dağı’ndan, Mergimir’den, Kovax’tan Murat suyundan Kovax’tan geçip de oradan öbür tarafa ulaşınca selamete ulaşırlardı. Oradaki Oxin Şêxlerinden Şêx Maruf kendi aşiretiyle Şêx Said Efendi’ye saldırır, Şêx Said Efendi oradan da geri dönmek zorunda kalır. Kasım devreye girerek “Biz, Abdurrahmanpaşa Köprüsü’nden gidelim en sakin yer orasıdır.” Binbaşı Kasım öncesinden de neredeyse 40 adamını köprüye gönderir. Şerafettin Efendi de yanlarındaki 300 kişiden 200-250 insanı dağıttığı için Şêx Said Efendi’nin yanında sadece 50 insan kalmıştır. Bunlar köprüye varınca Kasım’ın adamları silahı patlatırlar. Orada Şêx Said Efendi’yi yakalarlar. Asker yoktur. Yani Şêx Said Efendi’yi, arkadaşları yakalıyor.

Şêx Ali Rıza Efendi ve yakalanmayan diğer kişiler artık İran’a yöneldiler. İran’da 60 şehid verdiler. O şehadetten sonra Ali Rıza Efendi, Gıyaseddin Efendi, Şêx Selahaddin Efendi yakalandılar. 6 ay Tahran’da kaldılar. Oradan da serbest bırakıldılar. Ali Rıza Efendi Bağdat’a gitti. Şêx Ali Rıza, Bağdat’a gidip bir süre kalıp, Şêx Abdürrehim’in yanına Suriye’ye döndü.

Şêx Said Efendi de 48 arkadaşıyla beraber Diyarbakır İstiklal Mahkemesi’nce yargılanıp şehid edildi.
Kıyamın başlangıcından sonuna kadar 700 bin insan öldürüldü. Dedem Şêx Şerif Efendi’yi, Palo’dan iki sefer süngülediler. Kardeşini 86 kişiyle beraber bağladılar Murat suyuna attılar. Yani genel bir katliam vardı. 80–85 yaşındaki hatta 90 yaşındaki insanları da idam ettiler, kestiler. Yani bir katliam idi. Daha sonra ikinci İstiklal Mahkemesi’ni Elazığ’a taşıdılar. 15 bin insan Elazığ’da idam edildi.

11 Eylül 2012

KASIM DEMIRALP'IN AKTARDIGI ANEKDOTLAR (SEYITXAN KURIJ)

Tarihimizden Bazı Portreler ve olaylar

Bilindiği gibi İhsan Nuri Paşa ve Bitlis milletvekili Yusuf Ziya’ nin kardeşi Ali Rıza, Yusuf Ziya’ nın kendilerine gönderdikleri bir telgrafın şifresini yanlış çözdüklerinden 1924 de Beytüşebab da bir başkaldırı hareketi organize ettiler. Bu olay esnasında Kürtlerin bazı belgeleri devletin eline geçti.
Bundan dolayı Ekim 1924’ te devlet güçleri Yusuf Ziya ve “Azadî” örgütünün lideri Halit Cibran’ı Erzurum`da tutukladılar.

Kasıme Reşit (Kasım Demiralp) Karlıova’nın Karga pazarı köyünden, Cibran Aşiretinin Suwer ailesinden Mehmet Reşit`ın oğludur. Mala Suvar, Cıbranları yöneten ailedir. Aile, Derik'ten(Mardin) Kanireş'e (Oğnut, Azizan, Kargapazar vs) yerleşmişler. Bir kısmı daha sonra Varto ve Bulanık kadar yayıldılar.
Şeyh Sait Ocak 1925`te Hınıs – Koçhisar` dan kalkıp Piran`a doğru yola düşünce önce Kargapazar köyünde Mehmet Reşide Xeto`ya misafir oluyor.
Bu ailenin bütün erkekleri 1925 Kürt Ulusal Hareketi içinde yer alıyorlar. Kasıme Reşit hayatının sonuna kadar kendi köyü olan Karga pazar`da yaşıyor ve 1998`de burada vefat ediyor. Kasıme Reşit Dr. Hatip Demiralp`ın babasıdır. Hatip Demiralp 1974`ten beri aktif olarak Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (TKDP) saflarında politik faaliyet sürdürdü ve bir dönemde bu partinin yöneticilini yaptı. Dr. Hatip Demiralp 15 Mart 1993`te kanser hastalığından yaşama veda etti.
Kasım Demiralp arkadaşım Humane Çiya`nın ricası üzerine hatıralarını kasete doldurup ona Almanya`ya gönderiyor. Humane Çiya Kasıme Reşit`ın anılarını kurmanca olarak yazmıştı.
Ben bu hatıratı önce kirdkî`ye çevirip “Nû Bihar” dergisinde yayınlattım. Bu kitap için Kasıme Reşit`ın hatıratını ve bazı konularda yaptığı değerlendirmeleri Türkçe olarak hazırladım. Her şeyden önce Humane Çiya`ya selam ederim.

  Kasıme Reşit (Kasım Demiralp) Anlatıyor:                              


Memleketimizde ister 1925 Şeyh Sait hareketinden önce olsun, ister hareketten sonra olsun, bir cemaatte Yiğitlik ile düşmana karşı direnmiş on a boyun eğmemiş insanlarımızdan bahs edilse, biz onların gösterdikleri Yiğitlikten dolayı gururu duyuyoruz, başımız göğe eriyor. Çünkü bunlar zorbalığa direnmişler. Onlar hiçbir zaman unutulmayacaklardır.
Bunlardan benim aklıma gelen bazıları şunlardır:
Şêx Seîd Efendî,  Xalit Begê Cibrî, Sehdînê Telhê, Rizayê Xalit, Xalit Begê Hesenan, Kor Husên Paşa, Keremê Kol Axasî, Şêx Abdullah Efendi, Şêx Selheddîn, Salîh Begê Hênî, Heqî Begê Liceyî, Mehmud Begê Xerîbî, Mele Cemîle Musîyan, Ferzende, Şêx Şerîf ve Yado vd..
Bunların ülkenin ve milletin kurtuluşu için çok büyük hizmetler ettiler. Onlar ülkemiz ve milletimiz için canlarını verdiler ve de bizim yüreğimizde unutulmayacak dert ve kederler bıraktılar. Ülkemiz ve milletimizin kurtuluşu için fedakârlıklar yapan, bu uğurda canlarını verenler sadece yukarıda saydıklarım değiller. Bunların dışında da daha yüzlerce isimlerini sayamadığım böyle Yiğitlerimiz var. Hepsine sonsuz minnet duyuyoruz ve onları unutmuyoruz.
Örneğin Yado hiçbir zaman unutulmamalıdır. O cesareti, yiğitliği, gözü pekliği ve fedakârlığı ile halkımızın sevgisini kazanmış ender rastlanabilen bir ulusal kahramandır.

Mustafa Axayê Girnose bize anlatıyordu, “Ruslar buraya geldiklerinde biz Ruslara karşı savaştık. O zaman Sincêr Ailesinden İbrahim Beg diyordu, „ yahu biz ne yapıyoruz, biz neden askeri alaylar kurup Ruslara karşı savaşıyoruz. Biz Ruslar ile ittifak kurup bu Türklerden kurtulsaydık daha iyi olmaz mıydı?“ O zaman biz, “İbrahim Beg yaşlandı, bunadı, diyorduk”. Bize göre Ruslar kâfir idiler, Türkler Müslüman, onun için Türklere karşı Ruslar ile ittifak kurmak, olabilecek bir şey değildi. Fakat 1925`te olanlardan sonra aklımız başımıza geldi, ama artık iş işten geçmiş idi. 

Azadî örgütünün lideri Halit Cibran

Bilindiği gibi İhsan Nuri Paşa ve Bitlis milletvekili Yusuf Ziya’ nin kardeşi Ali Rıza, Yusuf Ziya’ nın kendilerine gönderdikleri bir telgrafın şifresini yanlış çözdüklerinden 1924 de Beytüşebab da bir başkaldırı hareketi organize ettiler. Bu olay esnasında Kürtlerin bazı belgeleri devletin eline geçti.
Bundan dolayı Ekim 1924’ te devlet güçleri Yusuf Ziya ve “Azadî” örgütünün lideri Halit Cibran’ı Erzurum`da tutukladılar. Halit Cibran birkaç gün Erzurum`da tutuklu kaldıktan sonra jandarmalar eşliğinde Bitlis`e götürülüyor. Asker onu Sarıkamış üzerinden Karakose, Tutak, Ahlât ve Adilcevaz” tan Bitlis`e götürülüyor. Bu yolculuk çok sürüyor. Çünkü mevsim kısa doğru idi, o zamanın kışları şimdinin kışları gibi değildi. O zamanın kışları çok soğuk ve zorlu idi, şimdiden daha çok kar yağardı. Tabi ki o zaman arabada yoktu, Halit Bey atlar, at arabaları ile götürülüyor. Halit Bey o kadar uzun yolu askerler eşliğinde kat ederken, maalesef Kürtlerden kimse ona yardım etmedi, kimse ona el atmadı. Hâlbuki bu yolculuk esnasında Kürtler onu kurtarıp, kurtarabilirlerdi. Ne yazık ki Kürt aşiretleri arasında çelişkiler vardı, birçok aşiret arasında çatışmalar vardı.
  
Askerler Halit Bey`ı Patnos`tan götürürken, o Kör Hüseyin Paşa`ya bir mektup gönderiyor. Halit Bey bu mektubunda Hüseyin Paşa`dan 100 siyah altın istiyor. Aslında bu 100 siyah asker şifredir tabi ki. Halit Bey burada Hüseyin Paşa`dan 100 iyi Kürt savaşçısı, 100 süvari istiyor ki gelip onu Türk askerlerinin elinden kurtarsınlar. Fakat Hüseyin Paşa bu şifreyi anlamıyor, o Halit Bey`e 100 altın gönderiyor. Bu 100 altın kâsesi Halit Bey`e verildiğinde o bu altınları alıp fırlatıyor. Halit Bey, “ benim altına ihtiyacım yoktu, o benim ne istediğimi biliyordu” diyor. 

Askerler Halit Bey`ı Haydaran aşiretinin topraklarından götürüyorlar. Haydaranların büyükleri isteseydiler Halit Bey`ı kaçırabilirlerdi, onlar bunu istemediler, bu konuda gevşeklik gösterdiler.

Son yıllarda Patnos`a gidip Alaadin Esin`e misafir oldum. Hüseyin Paşa`nın oğlu Nadir Bey`de bulunduğum eve geldi, biz sohbet ederken, ben Nadir Bey` Halit Cibran`ın meselesini sordum. Nadir Bey bana, “ doğrudur Halit Bey daha önce ittifak kurmak için Hüseyin Paşa`ya bir mektup göndermişti, fakat tutuklandıktan sonra Hüseyin Paşa`ya herhangi bir mektup göndermedi”, dedi.
Yani Halit Bey henüz tutuklanmadan Hüseyin Paşa`ya bir mektup göndermiş ve yeni Türk yönetiminden Kürtlerin haklarını almak, Kürdistan`ı kurtarmak için onun da kendileri ile birlikte hareket etmelerini istemiştir. Fakat Hüseyin Paşa bu işlere bulaşmak istememiştir. Çünkü o zaman Türk Hükümeti ona paşalık rütbesi vermişti.

Hüseyin Paşa`nın oğlu Nadir Bey bana şöyle bir şey anlattı: “ biz bir gün Ahlât`tan gelirken, askerlerin bir fayton ile Ahlât`tan Bitlis`e doğru gittiklerini gördük. Yerde biraz karda vardı. Biz bu durumdan biraz şüphelendik. Çünkü bu vakit de askerlerin fayton ile Ahlât`tan Bitlis`e doğru gitmeleri normal değildi. Herhalde bir devlet büyüğü fayton`un içindedir, askerler onu Bitlis`e götürüyorlardır diye düşündük. Daha sonra sağdan soldan bu fayton`un ne olduğunun, içinde kimin olduğunu sorduk. Aldığımız bilgi sonucu bu fayton`un içinde Halit Bey`ın olduğunu duyduk. Meğer askerler bu fayton ile Halit Bey`ı Bitlis`e götürüyorlarmış. O zaman fayton`un önünü çevirip Halit Bey`ı kurtarmadığımıza pişman olduk tabi ki, ama ne yazık ki iş işten geçmişti. Askerlerden fayton`un içinde kimin olduğunu sorabilirdik. Askerleri de rahatlıkla teslim alıp Halit Bey`ı kurtarabilirdik.

Miralay Cibranlı Halit Bey (Xalid Begê Cibirî) 14.04.1925`te Bitlis`de kurşuna dizilerek öldürüldü. Yusuf Ziya Bey aynı tarihte Bitlis`de asıldı. Fakat Halit Bey asker olduğu için kurşuna dizildi.
Orada birisi Halit Bey için şu şiiri yazıyor:

Mîrêm tu rabe sere xwe hilde
Serê me Kurdan bi te bilinde
Ne wexta te bû, tu çûbû gorê
Te Kurd hiştin ber vê zilm û zorê

 Kör Hüseyin Paşa`nın öldürülmesi

Abdülhamit döneminde Hüseyin Paşa`nın Abdullah Bey adında bir oğlu varmış. Bu Abdullah Bey Osmanlılar ile İran arasındaki bir savaşta öldürülüyor. Abdullah Bey bir gün babasına, “ Vallahi Paşa sen bunlar ile ne kadar dostluk yaparsan yap, bunlara ne kadar hizmet edersen et, bunlar bir gün senin keleni alacaklar, seni ortadan kaldıracaklar” diyor.
Daha sonra Abdullah Bey`ın söyledikleri oluyor. Hüseyin Paşa`nın kelesi onlar tarafından kesildi.

Şeyh Sait`ın yakalanmasından sonra Kör Hüseyin Paşa Haydari, Medenî Hecî Musa Begê Xuytî gibi bazı Kürt önderleri İran`a geçiyorlar. Bunlar burada Barzani ailesi ile birlikte bir örgüt kuruyorlar. Bu örgüt bir program, tüzük, raporlar ve bildiriler hazırlıyor. Hüseyin Paşa ve arkadaşları bu belgeleri uluslararası kurumlara iletmek amacı ile Kuzey Kürdistan`a getirip burada muhtarlara ve Kürt toplumunun beli başlı, bilinen, tanınan önderlerine imzalatmak amacı ile ülkeye giriş yapıyorlar. Onlar bunun ile bu topraklarda Kürt diye bir milletin yaşadığını, bu toprakların Kürdistan olduğunu dünya kamuoyuna göstermek istiyorlar. Bunun için Kör Hüseyin Paşa`ya görev veriliyor. Hüseyin Paşa arkadaşlarına, “ bana 10 tane süvari verin, ama mutlaka Medeni`de benim ile gelsin” diyor.
Medeni hem Hüseyin Paşa`nın eniştesi idi hem de çok iyi bir silahşor idi. Bu yüzden Hüseyin Paşa mutlaka Medeni`nin kendisi ile gitmesini istiyor.

Hüseyin Paşa yanındakiler ile Güney Kürdistan (Irak)`tan çıkıp Kuzey Kürdistan`a doğru yola çıkınca, Türk Devlet yetkilileri Hüseyin Paşa`nın ülkeye girip siyasi faaliyetler sürdüreceğinden haberdar oluyorlar.  Bunun üzerine yetkililer hemen Hüseyin Paşa`nın kellesine ödül koyan bir kararname yayınlıyorlar. Bu kararnameye göre hem Hüseyin Paşa`nın kafasını kesip getiren af ediliyor hem de ona para ödülü vaat ediliyor. Hüseyin Paşa yanındakiler ile birlikte Ağrı, Patnos ve çevresinde gezip siyasi faaliyetlerini sürdürüyor.  Bu arada Medeni`de Hüseyin Paşa`nın başına konan ödül fermanından haberdar oluyor.  Medeni bir gün Hüseyin Paşa namaz kılarken onun kafasını kesip bütün yazı ve belgeler ile götürüp Ağrı kaymakamına teslim ediyor. O zaman ağrı henüz il değildi, ilçe idi.
Tabi Medeni Hüseyin Paşa`nın kafasını ve bütün bildiriler ve belgeler ile devlete teslim edince, kendisine 1000 pangonot para veriliyor ve af ediliyor.

Binbaşı Kasım

Ne yazık ki Kürtler` in içinden de Binbaşı Kasım gibi ihanet edenler çıkmıştır. Binbaşı Kasım Cibran aşiretinin Suwêr ailesinden idi, ama o Kürtler`e çok zarar verdi. Binbaşı Kasım Şeyh Sait`i yakalattıktan sonra, devlet onu da Aydın`ın Söke ilçesine sürgün ediyor.  Kasım bir süre Söke`de yaşadıktan sonra bir gün Söke`den Ankara`ya gidiyor. O Ankara`da kendisine bir görev yani bir makam verilmesi için Mustafa Kemal`ın makamına gidiyor. Dairede gelen giden misafirler ile ilgilenen görevliler, Kasım`a ne için geldiğini soruyorlar. Kasım, “ ben devletimize çok hizmet ettim, şimdi hizmetlerimin karşılığı olarak devletimin bana iş vermesini talep ediyorum” diyor.
Görevliler gidip Kasım`ın talebini Mustafa Kemal`a aktzariyorlar.
Mustafa Kemal buna karşılık adamlarına, “ sağ salim olduğunu, hayatta olduğunu biliyoruz yeter. Kendi milletine bu kadar kötülük yapan, kendi milletine ihanet eden birinden bize herhangi bir fayda gelmez. Söyleyin dönüp evine gitsin”.
Mustafa Kemal`ın ona yaptığı bu muameleden sonra Kasım artık kendi milletine ne kadar büyük kötülükler yaptığının farkına varıyor, ama iş işten geçiyor. Kasım boynunu büküp oradan çıkıyor.


Yado ve Sehdine Telha

1925`te Şeyh Sait ve arkadaşlarından tutuklananlardan bazıları idam edildiler, bazıları ağır cezalara çarptırıldılar, bazıları sürgün edildiler. Ele geçmeyenlerden ise bazıları Irak, Suriye ve İran`a geçtiler, önemli bir kısmı da Kürdistan`ın dağlarına sığındılar. Onlar askerlerden ve milislerden korunmak için dağlarda, mağaralarda, ağaç kovuklarında saklandılar. Onların önemli bir kısmı 1926`de toplanıp birlikte hattın altına (Suriye)`ye gittiler. Bu kafilede Çanlı Şeyh Mustafa, Yado, Heseni Begun, Sediye Telhoyi,  Ehmed Beg, Xelîl Efendi, Hesenê Cafer Ağa, Mala Muhacîn Ağa û Evdila Beg vardılar.
O yıllarda Kürtler Lübnan`da bir örgüt kuruyorlar. Yado, Sehdine Telha ve diğer bazıları da bu örgüte üye oluyorlar. Zaten Sadi Bey daha sonra bu faaliyetlerinden dolayı Sivas `ta idam ediliyor.

Sehdine Telha ve Yado çok iyi iki arkadaş idiler, onlar hem Suriye`de hem de Kürdistan`ın dağlarında uzun bir süre birlikte kalıyorlar. Yado çok değerli, mert, cesur ve yiğit bir insandı ama ne yazık ki namert bir tuzak ile öldürülüyor. Bugüne kadar da Yado`nun nasıl öldürüldüğü tam olarak bilinmiyor. Bu konuda çok fazla efsane var, çok değişik anlatımlar var.
Bir gün Bingöl`lü avukat Sait Bozgan bize Yado`nun nasıl öldürüldüğünü anlattı. Onun anlattığına göre, kendisi bir gün bir dava için Mistan – Botan köyleri çıvarındaki Tavis Dağına doğru gidiyor. Buranın köylüleri Sait Bozgan`a Yado`nun öldürülmesini anlatıyorlar.

Köylülerin Sait Bozgan`a anlattıklarına göre olay şöyle oluyor:

Qurnel köyünde Yado`nun eşi Teli öldürüldüğü zaman, burada Yado`nun çok arkadaşı da öldürülüyor. Sonunda o yalnız kalıyor ve mermileri de bitiyor. Yado buradan bir küçük köye (Mezra) gidip daha önceden tanıdığı birinin evine gidiyor. Ev sahibi Yado`nun iyi bir dostudur, Yado`yu çok iyi ağırlıyor, ona hem kendi evindeki mermileri hem de komşulardan tedarik ettiği mermileri Yado`ya veriyor.
Yado yemek yiyip biraz dinlendikten sonra, ev sahibinin kendisine tedarik ettiği mermileri ve azığı alıp yola düşüyor. Yado buranın askerler tarafından sarıldığını bildiğinden bir an önce buradan uzaklaşıp dağlardaki diğer gruplar ile iletişim kurmak istiyor.  O bir an önce bu bölgeyi terk etmesi gerektiğini biliyor.  Yado çıkıp gitmek istediğinde ev sahibi oğluna, “ oğlum Yadin Paşa bu bölgeyi iyi tanımıyor, sen onun ile birlikte git, onu köyün berisindeki ormanlık alandan geçir, ona gideceği yolu tarif edip, öyle gel” diyor.
Yado ile adamın oğlu yola çıkıp gidiyorlar. Onlar epey gittikten sonra, adamın oğlu mahsus biraz arkada kalıyor ve arkadan Yado`ya sıkıp onu orada öldürüyor. Yado`nun öldürülmesinin nedeni yine paradır. Çünkü o zaman ki hükümet Yado`nun başına ödül koymuştu. Yayınlanan askeri bildiriye göre, Yado`yu öldürüp onun başını getirene para verilecekti.
Adamın oğlu Yado`ya kurşun sıkınca adam silahın sesini duyuyor ve hemen de oğlunun Yado`yu öldürdüğünü tahmin ediyor. Genç dönüp eve gelince, adam “oğlum ben bir silah sesi duydum, olmaya ki sen Yado`yu sen devletin vaat ettiği birkaç kuruş için, dünyanın malı mülkü için Yado`yu öldüresin” diyor. Genç babasına, “ hayır baba, ben nasıl devletin vereceği birkaç kuruş için Yado`yu öldürür müyüm, ormanda önüme bir kurt çıktı, ona ateş ettim, sen o sesi duymuşsun” diyor.
Fakat diğer gün bu adam gidip o ormanda Yado`nun cesedini görünce oğlunun Yado´` yu öldürdüğünden emin oluyor.
Ne yazık ki bu efsane Kürt kahramanı bir kaş kuruş para için kalleşçe Kürtler tarafından öldürüldü.

Sehdine Telha daha sonra Hattın Altından (Suriye) den Hattın Üstüne (Kuzey Kürdistan) a geliyor. O kendisi ile birlikte “Xoybûn” örgütünün bildirilerini getirip ülkede dağıtıyor. Sedi oradan bir at kamçısı da birlikte getiriyor. Bu kamçının üzerinde “ Xoybûn” yazısı yazılı imiş. Sedi`nın Ermeni olan, Baro adlı bir hizmetçisi vardı. Şimdi de o “Baroyê File- Hıristiyan Baro” olarak tanınıyor.
Bu Baro alacağına karşılık Hacı Yusuf Solaği´ nın bir atını alıp götürüyor. Bunun üzerine Sedi`nin yeğeni Reşit Ağa adamları ile birlikte Baro`nun peşine düşüp, onu yakalayarak atı ondan geri alıyor.
Baro`da bu kızgınlığından gidip Sedi`yi şikâyet ediyor.  Devlet Bingöl`den Sedi`nin köyü Azizan`a çok miktarda asker gönderiyor. Askerler Azizan köyünün etrafını sarıp, yüksek bir yerden Sedi`nin evini dürbün ile izliyorlar.
Bu arada askerler Sedi`nin evinden bir kadının çıkıp köyün dışında bir tarlaya gittiğini ve eteğinden bir şey çıkarıp bir taşın altına koyduğunu, görüyor.
Demiyorsun Sedi`nin kaynanası “Xoybûn”`nun bildirilerini ve o kamçıyı götürüp köyün dışındaki bir tarlada bir taşın altına koyuyor.

Askerler Azizan köyünü ve Sedi`nin evini basıp arama yapıyorlar. Tabi ki bu arada gidip o tarlada taşın altındaki o bildirileri ve kamçıyı bulup çıkarıyorlar.
Sedi Hattın Altından ilk geldiğinde af yasası kapsamına giriyor, fakat bu belgelerden ve kamçıdan dolayı o tekrara tutuklanıyor ve Erzurum’a götürülüyor. Sediye telhoyo bu şekilde 3 – 4 defa tutuklanıp Erzurum`a gönderiliyor, fakat her seferinde bir süre sonra serbest bırakılıyor.
En son kendisinde “Hoybun” nun bildirileri ve müdürü yakalanınca Erzurum götürülüyor. Daha sonra Ankara’ da yargılanıyor. Ankara’ da ki mahkeme Sadi`ye idam cezası verdi fakat bu cezayı infaz etmedi, ömür boyu hapis cezasına çevirdi. Sadi cezasının önemli bir kısmını çektikten sonra, geri kalanını Sivas’ ta açık cezaevinde çekerken, Sivas’ a İsmet İnönü geliyor. İnönü Cezaevinde Sehdin’ ı Kürt kıyafetleri ile görünce , “ bu kim?” diye cezaevi yetkililerine soruyor. Cezaevi yetkilileri onun kim olduğunu İnönü’ ye anlatıyorlar. Bunun üzerine, “asın bu iti” diyor. Sadi 1942`de Sivas`da idam edildi.  

Babam Mehmet Reşit Ağa

Şeyh Sait hareketi döneminde bizim aileden 17 kişi öldürüldü. Bunlardan 5–6 kişi çatışmalarda öldürüldü, diğerleri idam edildi. Suwêr ailesinden 33 kişi öldürüldü. Bu katliam da en çok Cibran aşiretinden insan katl edildi. Şeyh Sait ve arkadaşları Diyarbakır`da idam edildiler, ama Elazığ ve Hınıs`da da idamlar oldu.
Şeyh Sait ve arkadaşları 15.04.1925 yılında Varto yakınındaki Abdurrahman Paşa köprüsünde yakalandıktan sonra 29.06.1925 yılında Diyarbakır`da idam edildiler. Benim babam Mehmet Reşit burada yargılanıyor. Binbaşı Kasım`ın da Mehmet Reşit adında bir kardeşi vardı.
Devlet Kasım`a kardeşini af edeceğine dair söz vermişti. Mahkeme başkanı, “Ahmet oğlu Mehmet Reşit kim” diye seslenince, benim babam “ Mehmet Reşit benim” diye ayağa kalkıyor. Bunun üzerine mahkeme babamı serbest bırakıyor. Daha sonra Kasım mahkeme hâkimi Süreyya Bey`e bir mektup göndererek, serbest bırakılan Mehmet Reşit`ın kendi kardeşi olmadığını, bir yanlışlık olduğunu, belirtiyor. Fakat hâkim Süreyya Bey, “ biz bir defa karar verdik, artık kararımızı geri alamayız” diyor.
Babam böylece tesadüfen serbest bırakılıyor.
Mahkeme heyeti daha sonra babamın dosyasını inceliyor. Bu dosyada babamın komutan olduğu ve birçok cephede savaştığı tespit ediliyor. Fakat mahkeme bir defa karar verdiğinden, artık kararını geri alamıyor. Kasım`ın kardeşi de bir hafta sonra serbest bırakılıyor.
Babam Mehmet Reşit Elazığ` da mecburu iskâna tabi tutuluyor. Elazığ`da yaşamak zorunda kalan babam, burada hastalanıyor. Babam son altı ayını yatakta geçirmek zorunda kaldığı bir hastalıktan 1927`de Elazığ`da ölüyor ve Elazığ`da toprağa veriliyor. Babamın mezarı hala Elazığ`da dır, bazen gidip babamın mezarını ziyaret ediyorum.

Şeyh Sait ve arkadaşları Abdurrahman Paşa köprüsünde yakalandıkları zaman amcam Ali ve Necmettin ve onların amcalarının oğlu Mehmet Evdo Bey`de orada idiler. Fakat onların yaşları çok küçük olduğundan, onları yakalayan askeri komutan bu çocuklara, “siz evlerinize gidin, zaten sizin yaşınız küçük, size ceza veremeyiz”, diyor. Bunun üzerine onlar oradan ayrılıp Oğnut köyüne geliyorlar. O zaman buralardaki askeri yetkili Osman Nuri Paşa imiş. Bilindiği gibi hareketin yenilgisinden sonra asker bütün köyleri tarayıp silah ve adam toplamaya başlamış. Tabi ki milisler askerlerin önüne düşüp onları köy köy dolaştırıyorlardı. Bu bölgenin milisleri daha çok Hormek aşiretinden idiler. Hormek aşiretinin milisleri ve nahiye müdürü bizim eve gelip neneme, “ bu çocukları alıp götürüp devlete teslim edeceğiz, zaten yaşları küçük olduğundan, onlar serbest bırakılacaklar ve serbest bırakıldıktan sonra dönüp köye gelebilirler. Artık burada serbest yaşayabilirler” diyorlar.
Çok zamanlardan bizim ile Hormek aşireti arasında problemler vardı. Çünkü daha önce Hormeklı Selim Ağa, Şerif Amca tarafından öldürülmüştü. Şerif`ın mezarı Karakocan`ın Sarıcan köyündedir.
Eskiden kalma bu düşmanlık yüzünden Hormeklı milisler Ali ve Necmettin kardeşleri, onların amcalarının oğlu Mehmet Evdo`yı ve komşumuz Şeho`yı birlikte götürüp yolda öldürüyorlar.

Annem diyordu, “baban hasta yatağında iken, bu öldürülen 4 çocuk için aşağıdaki klamı söylüyordu”.

Neman neman, neman, neman
Neman sibê ezê li dîyarê Oxnutê ketim
Ji dilê min û te ra li keşan ha li quruşan
Elê xwedê tuyê kulê mala firqa Osman Paşa
Çawa îro dîsa destê berxê mala Xelîl girêdane
Kirîye pêşîya mîlîsên Hormekîyan

Eman, neman, neman, neman, neman
Eman, neman, neman, neman, neman
Eman, neman, neman, neman, neman
Eman, neman, çi bikim bêkesî çetine

M. Şerif Fırat ve „Varto Tarihi“ isimli kitabı

Şimdi M. Şerif Fırat`ın yazdığı  „Varto Tarihi“ isimli kitabı hikâyesinden bahs etmek istiyorum. M. Şerif Fırat bu kitabında Kürtleri Türk olarak gösteriyor. O bu kitabı menfaat, mevki ve makam için yazdı. 1925 hareketi esnasında Hormek aşiretinden M. Şerif Fırat burada yani Karlıova`da kâtip idi,  , Haydar Dikmen (Heyderê Zeynel Efendiye Tehlê) Muş`ta valinin sekreteri, Mehmet Halit Varto`da nüfus dairesinde memur, Selim Ağa`nın oğlu Haydar Varto`da gardiyan idi.
Hormeklı Selim Ağa ile Şerif Amca üzerine çok klam söylenmiştir.
Aşağı yukarı 1933` de Hormek`lilerin bir adamı Beritan aşiretinin mensupları tarafından öldürüldü. Bundan dolayı Beritan aşiretinden Hacı Zülfü, Yusuf Hacı Ali ve Yusuf Hacı Mehmet tutuklanıp Muş ceza evine konuldular. Aynı yıllarda komandolar köyleri basıp, silah topladılar. O zaman Abdullah Musa isimli bir Hormek`li vardı. Bu adam Pircan köyünde yaşıyordu, o çok cesur, Yiğit, akıllı bir adamdı, onun kahramanlığı aşiretler arasında nam salmıştı.  Beritan`lı lar bu Abdullah Musa`ya para verdiler, o da gidip Hormek Ağa`ları devlete şikâyet etti. Abdullah Hormek Ağaları için, “ bunların Ruslar ile ilişkileri var, bunlar vatan hainidirler, bunlar Alevicilik yapıyorlar ” v.s gibi suçlamalar yapmıştı.
Devlet yukarıda adlarını saydığım bütün bu Hormel`lileri işten attı ve onları hain ilan etti. Bu insanlar hayatlarının sonuna kadar devlet görevlisi olamama cezası aldılar. Yani kamu hakları ellerinden alındı. Mehmet Şerif Fırat dâhil bu Hormek`liler kamu hizmetlerinden men cezası alınca, o kurnazlık yapıp tekrar devletin gözüne girebilmek, tekrara bir devlet dairesinde görev alabilmek için bu kitabı yazdı.
Şu anda piyasada olan, okuduğunuz kitap, kitab’ ın orijinali değildir. Kitap 2–3 defa değiştirilmiştir.  Bir defa Gürsel Paşa’ nın yazdığı bir önsöz ile onun tarafından yayınlatılıp dağıtılmıştır, bir defa Kenan Evren tarafından yayınlatırılmış, bir defa da kendi oğlu tarafından yayınlatır ılımıştır.
Kitabın önsözünde, güya Mehmet Şerif Kürtler Türk tür dediği için Kürtler tarafından öldürülmüştür. Hata burada, “ Bu vatanperver insanın mezarının bile nerede olduğu bilinmiyor” gibi bir ibare var.
Hâlbuki bunlar doğru değildir. Mehmet Şerif’ ın öldürülmesinin Kürtlük ile bir ilgisi yoktur, ayrıca mezarı da belidir.
Mehmet Şerif Fırat’ ın öldürülmesi ise şöyle olmuştur:
Mehmet Şerif’ ın Halil Ağa ( Xeloye İbrahim’e Tehle Hormekiyan), bir amcası vardır. Halkın anlattığına göre Halil Ağa çok cesur ve mert bir insanmış, aşiretçiliğin hüküm sürdüğü dönemde bölgede çok tanınan, sayılan bir insanmış. O dönemde Hormek Aşiretinin Fero Ailesi (Mala Fero) kolunun önderliğini Halil Ağa yapıyordu. M.Şerif’ ın babası öldüğünde Halil Ağa onun eşini nikâhlıyor.
Son yıllarda M.Şerif’ ın durumu iyi idi, Halil Ağa ise artık yaşlanmıştı, perişan bir durumda idi, kimi kimsesi, kendisine sahiplik yapabilecek çocukları da yoktu. M.Şerif annesini amcasından geri aldı ve birkaç defada onu dövdü. Hatta söylenenlere göre o bir defa amcasını dövmüş ve onu götürüp atlarının tablasında bağlamış.
Halil Ağa yeğeninin bu yaptıklarına çok içerlemiş. Zaten ona bu yapılanlar bütün memleket de yayılıyor. Halil Ağa çok tartmış, biçmiş, bu durumdan kurtulmak için yeğeninin öldürmekten başka bir çare bulamamış.
Zaten kendisi çok yoksul düştüğünden bir şeyi yokmuş. O gidip bir komşusundan ( Bu komşunun adını biliyorum, fakat açıklamak istemiyorum)   Rus beşlisi silahını alıyor. Halil Ağa gidip köyün girişinde M.Şerif’ ı bekliyor, o köye gelince orada onu vurup öldürüyor. Mehmet Şerif Fırat böyle öldürülüyor, yani mili mesele ile Kürtler ile hiçbir ilgisi yoktur.

 Seyit Rıza

Burada Hasan Cafer Ağa`nın Seyit Rıza için anlattığı bir şeyi iletmek istiyorum. Hasan Cafer Ağa Şorik köyünden idi, o 1929 genel affında iki kardeşi ile birlikte devlete teslim olmuştu. Onun iki kardeşi af olunmuştu, fakat kendisi Elazığ`a sürgün edilmiş, orada mecburi iskâna tabi tutulmuştu. O Elazığ iken devlet Seyit Seyit Rıza`yı da Elazığ`a getirtiyor. Bir gün bölgenin umum müfettişi Abdullah Paşa
 (Alpdoğan) Hasan Cafer Ağa`ya haber salıyor ve ona, “ git Seyit Rıza`ya söyle gidip Dersim` de sükûneti temin etsin, o mal –mülk ne isterse ona veririz. Gitsin Dersim`lileri ikna etsin ki onlar devlete başkaldırmasınlar, silahlarını getirip teslim etsinler”, diyor.
Hasan Ağa Seyit Rıza`nın yanına gidip, Abdullah Alpdoğan`ın istemlerini ona anlatıyor. Seyit Rıza Hasan Cafer Ağa`y a dönüp, “ Hasan Ağa seni çok sevdiğimi biliyorsun, fakat sen hiç tarihte Türk ve Kürtlerin kardeş olduklarına, dost olduklarına şahit oldun mu? Sen Türk Devletinin verdiği sözlere güven olamayacağını, ona bel bağlanamayacağını, onların bahtlarının olmadığını, onların sözlerini tutmadığını bilmiyormuşsun? Vallahi ben gidip Dersimsilere gelin teslim olun, silahlarınızı getirip teslim edin, diyemem. Çünkü biliyorum ki devlet güçleri daha sonra gidip silahsız Dersim halkını katliamdan geçireceklerdir.  Ben böyle bir günah işleyemem. Sonra Dersim halkı, Seyit Rıza kendi menfaati için bizim katlimize sebep oldu der”, diyor.
Hasan Cafer Ağa gidip Seyit Rıza ile aralarında geçen bu konuşmayı olduğu gibi Abdullah Alpdoğan`a aktarıyor. Seyit Rıza`nın daha sonra nasıl asıldığını biliyorsunuz. O da ülkemiz ve halkımız için büyük hizmetler de bulundu.
Filit@gmx.de