Kûy a Spî

27 Ocak 2013

ORHAN BAKIRCIYAN "ARMENEK" ALINTI YAZI

Hayali Gönlümde Yadigâr Kalan! :SARKİS HATSPANİAN

Yıllar önce yazımın kahramanı hakkında “Bir kısmımız onu Orhan Bakır, bir kısmımız Armenak Bakırcıyan, bir kısmımız Ali Ağa kod adıyla bildi… Hangi isimle bilinirse bilinsin, geçmişte, bugünde ve gelecekte yüreği eşitlik ve özgürlükten yana kardeşçe bir yaşamdan yana atanlar için O, daima hafızalarda yiğit bir komünist, kararlı, sevilen ve unutulmayan bir kişilik olarak belleklerde yerini koruyacak” anlatımıyla özetlenmiş, O’nu gerçekten de bire bir tanımlayan güzel bir makale okumuştum. Orada Armenak’ın insani meziyetleri hakkında olabildiğince bilgi verilmiş olsa da etno-kültürel kişiliği okuyuculara yeterince 
iletilmemişti diye düşünenlerdenim.
İnançlı bir Hıristiyan ve aynı zamanda komünist olan Giritli yazar Nikos Kazantzakis, İsa Mesih’in insani-dünyevi yaşamını anlattığı, Türkçe’ye “Günaha Son Çağrı” başlığıyla çevrilen ve aynı zamanda tüm Hıristiyan alemini allak-bullak eden bir filme de adapte edilen kitabıyla ilgili bir Alman düşünürle yaptığı görüşme sırasında, kendi açısından insanı: 
”İnandıkları uğruna adanan bir yaşamın temeline, yani köklerine inerek, ilk bakışta görünmeyen ya da fark edilmeyen yapısal
 özelliklerin hamuruna katılan mayadan arınıp, içinde yanmakta olan
 ateşin anlaşılırlığına ulaşmakla ancak tanınabilecek bir varlık”
 olarak tarif ediyordu.
Bence Armenak’ın hamuruna katılan maya ve içinde var olan ateşin anlaşılması için, onun köklerine, yani Sasun’un sarp kayalıklarına, kutsal Andok, Maratuk Dağlarına, ezgiye, baskıya, zulme, hıyanete karşı Ermeni insanının destanlara konu olmuş direnişlerine, kendi topraklarında özgürce yaşama arzusunu gerçekleştirme amacıyla yakılmış bilinen-bilinmeyen ateşlerine ulaşmak gerekiyor. Öyleki, gelin isterseniz Silvan’dan Diyarbakır’a göçen bir Ermeni ailesinin 7 çocuğundan dördüncüsü olarak 1953′te doğan yiğidimizin, 1972 yılında mahkemeye başvurarak değiştirmek zorunda kaldığı asıl adından başlayarak onu daha yakından tanımayı deneyelim.
Doğduğunda, babası Cano’nun aslı Sasun’un Aharonk köyünden çok yakın bir arkadaşı ona: “Gel bu çocuğa köylüm Armenak’ın adını ver de, 
sadece 44 bahar yaşayabilmiş yiğit fedayimizin adını onun şahsında yaşatalım” demiş. Böylece O, Ermeni tarihine Hrayr (Ateşadam) ve Tjokhk (Cehennem) takma adlarıyla geçmiş, 1860′ta Batı Ermenistan’ın Daron
 Bölgesi’nin Sasun nahiyesine bağlı Aharonk köyünde bir papaz ailesinde dünyaya gelip yaşamış, Muş’un Surp Garabet Manastırı’ndaki ruhban
 okulunda okuyup mezun olmuş, bölgenin Ermeni okullarında öğretmenlik yapmış, aydın kişiliği nedeniyle daha 20 yaşındayken Muş Ermenilerinin önemli liderlerinden biri olarak halk tarafından tanınmış, ama aslen
 Sasun halk direnişlerinin
örgütleyicilerinden Sosyal Demokrat Hınçak 
Partisi’nin devrimci önderlerinden Mihran Damadyan ve Medzn Murad (Hampartsoum Boyacıyan) ve hatırı sayılır fedailerden(1) Ağpür Serop, Kevork Çavuş ve Antranik Ozanyan’la omuz omuza döğüştüğü için 1894 ve
1904 Sasun direnişlerinin en önemli isimlerinden biri olması, yaşamının noktalandığı Gelieguzan Köyü’nü kuşatan Türk ve Kürt 
güçlerine karşı eşitsiz bir kavgada son kurşununa dek döğüşerek şehit
 olduğu için hakkında kahramanlık şiirleriyle devrimci şarkılar yazılıp 
söylenen, gerçek adı Armenak Ğazaryan olan can fedainin ismine layık görülmüş işte!
Armenak’ın tüm bacı ve kardeşlerinin nüfusta yazılı olanlar değil ama gerçek adları da yine Sasun direnişlerine katılmış halk fedaileri ve onların analarıyla eşlerinin anısını yaşatmak amacıyla verilmişti. Öyleki, “T.C.” nüfus kayıtlarına Meryem, İbrahim, Süslü, Adnan, Kenan, Semra olarak geçen bu insanlar gerçekte Mariam, Abraham, Sose, Arman, Keğam ve Sima adlıdırlar. Eğer günlerden birgün Armenak Bakırcıyan’ın biyografisini kitaplaştırma çalışmasında bulunma 
niyetli bir araştırmacı ortaya çıkacak olsa, biri 1904, diğeri 1980′de 
şehit olan her iki Armenak’ın yaşam hikayeleri ve kaderlerinin
 birbirine şaşılacak derecede benzediğini de mutlaka görecektir.
…Hapisten kaçırıldıktan sonra, işler istendiği gibi gitmemiş, o koşullarda dört kişiyle yolculuk yapılamayacağından mecburen ayrılmışlardı. İlk durağı İstanbul oldu, orada bir Ermeni dostunun anasıgilde, yeni bir kimlik getirilene kadar bekledi. Sonra birlikte yolculuk yapacağı Dersimli yoldaşıyla Diyarbakır’a gitmek üzere yola çıktılar. Onlarca kontrolden geçip, iki yerde zorunlu aktarma yaptıktan sonra doğup-büyüdüğü şehre varmışlardı. Oradan Ergani’ye gitmek için
 daha önceden bildiği bir tanıdık kamyoncunun yardımıyla gece geç vakit yola düştüler. Bu arada açlıktan başlarına ağrı girmişti ama 
bulundukları kamyonun da Ergani’ye varmasına çok az kalmıştı. Şoför 
kim olduklarını bilmese de çocukluk arkadaşı Ermeni Khaço’nun
yakınları olduklarından onların da fılla(2) olduğunu tahmin 
edebiliyor ve kanunla sorunları olduğu besbelli bu insanları gün
ağarmadan Khaçogile ulaştırması gerektiğini de iyi anlıyordu. Armenak’la Alişan Ergani’de iki gün kaldıktan sonra, asker-polis-jandarma birçok tehlikeli arama-tarama zincirlerini zarar-ziyansız atlatarak Dersim’e, Nazımiye’nin(3) Khodik(4) köyünde 
onları bekleyen Ali Haydarlara ulaşabilmişlerdi. Orada, bölgeyi çok iyi tanıyan güvenilir bir dostlarından “Hapisten kaçmış olan Armenak’ın fotolarının tüm jandarma ve polis karakollarına dağıtılmış
 olduğu ve çevre köylerde onlara yataklık etmeye kalkışanların da 
terörist muamelesine tabi tutulacakları” yönünde çok geniş bir 
propaganda yapıldığını öğrendiler. Ona, Pülümür-Kırmızıköprü-
Günceler(5, 6, 7) muhtarlığından alınmış sahte bir kimlik kartı
 vermişlerdi, bu kartta kayıtlı olan sicil numarasının karşısındaki 
haneye 427 yazılmış olduğunu görünce yüzünde bir tebessüm belirmiş, geçmişine gitmişti. Diyarbakır Cumhuriyet İlkokulu’nu bitirdikten sonra orta ve lise öğrenimini edinmek için geldiği İstanbul’un Üsküdar
 Mahallesi’nde bulunan Surp Khaç Tıbrevank’a kayıt olduğu 1966 eylülünde, okul sekreteri Baron Zare’nin kendisini “427 No’lu talebemiz oldun” diyerek kutladığı o ilk gününü anımsamış ve biri kalkıp da ona, ‘çok yıllar sonra aynı okul numarasıyla sahte bir kimlik kartı taşıyacağını’ ona söylese de, böyle birşeyin insanın aklının ucundan bile geçirilemeyecek “kaderin bir cilvesi” olması haline şaşa kalmıştı. Altı yılını yatılı olarak geçirdiği sevgili okulunda suyu, ekmeği, tuzu, yatak-yastığı, iyi ve kötü tüm günlerini paylaşmış olduğu sınıf arkadaşlarını hatırlayıp, onları bir bir gözünün önüne getirdi. İki Hagop, iki Krikor, iki Zakar, dört Garabet, Nubar, Khaçik, Panos, Muşeğ, Khosrov, Bedros, Hovsep, Sarkis, Lutfik, Gülbenk, Nuran, Hayk, Donik, Avedis, Stepan, Vartkes, Stepanos, Masis, Sahak, Zadik, Emran, 
Yaşar-Serop ve Aydın’la yaşadığı bu eşsiz “Communard Cenneti” yıllarında tanışmış olduğu devrimci fikirlere gönül vermesi sayesinde komünist olmasını işte “çeliğine su verildiği” o güzel günlere borçlu olduğunu da düşünmeden edemedi…
Diyarbakır’da bitirdiği
 Cumhuriyet İlkokulu sonrası Armenak, İstanbul’da yatılı okul olan Surp Khaç Tıbrevank’ta okuyor. Burası, Lozan Antlaşması’na inat Anadolu’dan getirilmiş Ermeni çocukları ruhban olarak yetiştirmek amacıyla tam da kendi doğmuş olduğu 1953′te kurulmuş, tabir-i caiz ise 1915 sonrasını anımsatan bir nev’i “toplama yurdudur”.
Amaçlandığı üzere ruhban yerine çok miktarda solcu yetiştirmiş olan Surp Haç Tıbrevank Ermeni 
Okulu talebelerinin devrimci fikirlere gönül vermesinin temelinde,
 1915 artığı olarak kalakalmış, hayatın her tür sillesini yemiş, Ermeni kimliğini sanki bir suçmuş gibi taşımış, ezilen, horlanan, yoksul 
Anadolu insanlarının çocukları olması yatar. “T.C.” ’68 Kuşağı’ denen
 devrimci gençlik hareketiyle çalkalanıyorken, bu kuşağın en önemli 
figürlerinden birinin Tıbrevank sıralarından büyükleri Garbis Altınoğlu
olmasının oynadığı rol da çok önemlidir.
Anadolu’dan getirilmiş Ermeni çocuklardan birçoklarının Tıbrevank’ta devrimci gençlik hareketleriyle 
tanışmasında, 12 Mart döneminin devrimci kadrolarından Garbis Altınoğlu’nun manevi etkisinden sonra, Armenak’ın kendisinin de mezuniyetini takiben
militan bir devrimci olarak devam eden Tıbrevank bağlarıyla örgütleyici ve 
politize edici rolü büyük olmuştur. Tıbrevanklı gençlerin o yıllarda ülkeyi
 saran devrimci hareketler içinde özellikle TKP/ML-TİKKO’ya sempati
 duymalarında ise, herhalde onun kurucusu İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip 
sır vermeyen bir yiğit olmasından öte, Türkiye solunun 50 yıllık İttihatçı
damarından radikal biçimde ayrılan, Kemalist ideolojinin ırkçı-faşist özünü çırılçıplak teşhir eden, gayrı-Müslim halkların kanlı tasfiyesi ve farklı kimliklerin inkarı üzerine kurulmuş Türk-Müslüman hakimiyetini sorgulayarak 
ezilen ulus ve azınlıkların özgürlüğü için mücadele bilincini de yükselten 
bir önder olması belirleyici olmuştur.
Tıbrevank, “T.C.” tarihindeki Ermeni gerçekliğini anlayabilmek
 açısından bir milattır. Tıbrevank’ın öyküsünü öğrenmek isteyen herkes, 1915 felaketinin ardında bıraktığı facianın da canlı şahidi olabilir. Elinden herşeyi çalınmış bir ulusun mucizeyle “hayatta kalanlarının” yine kendi toprakları üzerinde, ama bölük-pörçük, üçü burda-beşi orda, bir o kadarı da beri tarafta yaşasalar bile, uğratıldıkları akıl almaz 
soykırımını gerçekleştirenlerin arasında yaşıyor olmalarının üzerlerinde bıraktığı tarif edilmesi zor etkilerle, asıl doğa ve yapılarını neredeyse tamamiyle yitirip, tümden başkalaşmış evlatlarıyla karşı karşıya kalınan bir gerçek ortaya çıkmıştır.
Anadilinde eğitim görme olanağından yararlanmak için her yaz Anadolu’nun dört bir yanına giderek, kaybolmakta olan soydaşlarını arama, bulma ve onların erkek-kız çocuklarını İstanbul’a getirerek Ermeni okullarında 
okumalarını sağlamak amacıyla ter dökenlerin kervanına Armenak da 
katılmıştır. 1966-1972 yılları arasında, Diyarbakır’daki Ermeni
 Kilisesi papazı Der Giragos’un değerli yardımlarıyla Siirt, Şırnak, Urfa ve Mardin civarında dolaşarak kader ortağı olduklarından yüzlerce
 Ermeni’ye ulaşabilmiş, sayısız çocukların İstanbul’a getirilip 
Ermenice eğitim almalarını sağlamıştı.
Tıbrevank’a kayıt olduğu 1966′da okul müdürlüğüne başlayıp, mezun olduğu 1972′de müdürlükten ayrılan hemşehrisi Mıgırdiç Margosyan’ın edebiyata düşkünlüğüne özenmesiyle, onun okul kütüphanesinde ne kadar kitap varsa okumasını da getirmişti. Okumak onun için aynı hava, ekmek, su gibi bir ihtiyaç demekti, sınıf arkadaşları gibi futbol, voleybol, basketbol türü oyunlara pek ilgisi yoktu, ama çok severek, büyük bir haz duyarak 
satranç oynuyordu.
1963-1969 yılları arasında dünya satranç şampiyonu olan Dikran Bedrosyan, o dönem doğal olarak tüm dünya Ermenilerinin gurur kaynağı olup, özellikle genç neslin satranca ilgi duymasına da sebep olmuştu. O yıllardan itibaren Tıbrevank talebelerinden birçoğunun değişik yarışmalarda şaşılası başarılara ulaşması ve ülke çapında satranç şampiyonları vermiş olması, hele hele o gençlerin kırsal alanda yaşayan, köylü kökenli ya da zanaatkâr ailelerin çocukları olması öyle kolayca açıklanır, anlaşılabilir birşey değildi. 
”Formu bir oyuna benzeyen satranç, aslında sanat içerikli ve sporda yenme arzusunu zafere dönüştürme azmini geliştirmeye yarayan bir araçtır” sözleriyle bilinen Dikran Bedrosyan’ın izinden yürüyen Gary Kasparov, Levon Aronyan gibi diğer dünya şampiyonlarımız da zamanla Virtüoz Maestro’nun sözlerini doğrulamışlardı.
Armenak, zekasını kullanarak 
binbir beladan başını kurtarmasında satrancın yadsınmaz rolünü çok iyi bildiğini en yakını gördüğü birkaç arkadaşıyla paylaştığı anılarında itiraf etmişti. Okulda, anadilini öğrenme sayesinde çoğu 1915′te ölüme
 gidip-gelmeyen Ermeni şair ve yazarların eserlerini de okuma şansına sahip olmuş, Ermenice ve Edebiyat dersleri öğretmenleriyle o kayıpların acı kaderi hakkında sohbet ediyor, böylece “sakıncalı” konulara giderek artan ilgisi karakterinin oluşmasında da oldukça 
önemli bir rol oynuyordu. Sessiz, sakin halini aslında sönük sanılan bir volkana benzetmek daha doğru olurdu, ateş dışarı fışkırıp, lavını dökmese de, onun içinde, yüreğindeydi ve devrimci yaşamının en
 doruğuna, dağlara çıktığı dönemlerde kendini mutlaka gösterecekti.
…1993 yılı mayısında, Karabağ halk direnişine çok değerli katkılarda bulunmuş ve savaş nedeniyle yerinden yurdundan edilmiş
insanlarımıza insani yardım ulaştırmak için sıradan bir insanın
 yapabileceğinin çok üstünde emek ve çaba sarfetmesini fazlasıyla 
takdir ettiğim, 47 yaşındayken aniden vefat eden Varujan Karian adlı Zaralı çok değerli bir arkadaşımın cenazesine katılmak için Los Angeles’e gitmiştim. O zamana kadar yurtdışında görmüş olduğum tüm cenaze merasimlerinden en kalabalık olanına katılırken, yaşadığı 
toplumda bu kadar sevilmiş-sayılmış olan insanımızı son yolculuğuna uğurlarken, anısına saygı anlamında yaptığım konuşmada, başkalarının dert ve acılarını gönüllü omuzlayarak, yürekten paylaşmaya adanmış bir 
yaşama paralelde bulunmak için verdiğim bir örnekle O’na atıfta 
bulunup, “13 sene önce yine bugünlerde yitirmiş olduğumuz Ermeni halkının yiğit evladı Armenak Bakırcıyan’ın ruhu için de dua edelim” 
deyivermiştim.
İkindi vakti Ermeni kilisesi salonunda verilen cenaze yemeğinde, kim olduğunu bilmediğim yaklaşık 40 yaşlarında bir bayan bana yanaşıp çok gizli birşey söylercesine pek usulca: “Söylemesem çok rahatsız olacağım bir şeyi size bildirmek istiyorum. Okul arkadaşınız olduğunu konuşmanızdan öğrendiğim Armenak’ın sevdiği kız, benim
 Oregon’da yaşayan ağabeyimin bundan bir yıl önce acı bir kazada 
kaybettiğimiz kızıydı. Zamanında Armenak üniversite öğrencisiyken, yeğenime özel dersler verirken birbirlerini sevmiş olduklarının belki de tek şahidiyim. Ayrıca bize satranç oynamayı, düşünmeyi, kitap okumayı, herhangi bir konuda görüş bildirmeyi de ondan öğrendik diyebilirim. Amerika’ya göç ettikten sonra bile yeğenim onu 
unutamıyor, biri diğerinin ardından ne yazık ki hep cevapsız kalan mektuplar yazıp yolluyordu, vurulduğunu çok geç öğrendiğinde ise karalara bürünmüş, uzun zaman yaşayamadığı aşkının yasını tutmuştu” diye hüzünlü bir heyecanla anlattıklarına bir de gözleri yaşla dolu “Bugün burada gördüğünüz, memleketlerinden kovulmuş olarak yaşayan hep hor görülmüş, ezilmiş, bin bir hakaret ve tacize uğratılmış, vurulup 
kolu kanadı kırılmış olduğu için de pısırık, korkak, ürkek, edilgen
 bir karakter sahibi olmaya itilip-zorlanmış Anadolu’dan göçme bu 
Ermeni toplumu, şimdi anavatanı Ermenistan ve Karabağ’ın var olması 
için çalışmış insanlarından birini bu denli sevip de saygılarını görkemli bir merasimle bildirme noktasına gelmişse eğer, inanın tüm bu
insanların bilinç altında Armenak ve Armenak gibi yiğitlerimiz 
yatmaktadır” sözlerini de ekleyince bu kez duygulanıp gözyaşlarımı tutamayan ben olmuştum. Armenak, yeryüzünün iki ayrı ve birbirinden 
çok uzak kıtasında yaşayan iki Ermeni yüreğinde aynı gurur ve acıyı var edebiliyorsa eğer, yarınlarda 2 milyon insanımızın bilinç altında var olanı da pekâlâ bilince çıkarabilirdi kuşkusuz!…
…Partisinin İzmir Tariş fabrikasında çalışan işçilerin sendikal 
örgütlenme çalışmalarını koordine etme ve Ege bölgesinde devrimci kadrolardan oluşan bir ağ yaratmayı becermeye muktedir aday arayışı probleminin Armenak sayesinde çözülmesi sevindiriciydi. Tariş, işçi
 mahalleleri ve kirada kalınılan iki ev arasında mekik dokuyor, başını
 kaşıyacak kadar vakti olmadığı halde, örgütleme çalışmalarında
 eksikliği çok hissedilen onlarca kadroların yapması gerekeni tek
 başına üstlenip yapmaya çalışıyordu. Devrimci örgütlenmelerde o
 dönemler işlerin çoğunlukla parasızlık nedeniyle aksamasının
 alternatif çözümü olarak banka soygunlarıyla telafi edilebileceği fikri hayat buluyor, kabul ediliyordu.
Ancak, “T.C.” tarihinde hiç, ama hiç kimsenin aklından “arka oturağında iple bağlanmış tahtadan bir
 sebze sandığı olan bir bisikletle, tek başına bir bankaya girip soygun yapıp dışarı çıktıktan sonra naylon torbaya doldurduğu paraları bisikletinin arkasındaki karnabahar dolu sandığa koyup da aynı sokağın yaklaşık üç-beş yüz metre ötesindeki bir başka bankaya daha girip
 veznedeki bayana “Bacım şu torbaya sığacak kadar parayı koy da ben gideyim, fazlasını yerleştirecek yerim yok, üstü sizde kalsın” dedikten sonra, elinde para dolu naylon torbayla, soyduğu bu ikinci bankanın önüne bıraktığı bisiklete binip de kayıplara karışan” Armenak’tan başka bir soyguncu daha olmadığı ve olamayacağı da bilinmelidir mutlaka!
İzmir’de polis tarafından gerçekleştirilen bir ev 
baskınında yaralı olarak yakalanıncaya kadar, şehirde yapılan banka
soygunlarından birkaçının, pratik zekası tartışma götürmez Armenak’ın işi olduğunu tarihe not düşmek gerekir… Ancak bu böyle olduğu halde, onun
 dürüst kişiliği sayesinde Partisi’nin gereklerini karşılamak için “kamulaştırılan”(8) paraya hiç el atmadan günlerce aç kaldığına şahitlik edecek onlarca insan hâlâ sağ olup aramızda yaşamaktadır. Bu, 1970′li yılların devrimci
kadrolarında varolan fedakârlık ve idealistliğin, püritanizme varan 
böylesi bir dürüstlüğün takdir edilmesi için hem çok önemli ve gereklidir, hem de Armenak nezdinde o neslin özverili, pak yürekli, vicdanı temiz tüm insanlarını layık oldukları gibi anmamız anlamında insani bir görevdir de!…
…Uzun zamandan beri bölgede faşist terör estiren jandarma binbaşısı ve gaddarlıkta ondan geri kalmadığını her fırsatta günahsız köylülere katmerli işkenceleriyle sergileyen yaverinin karakol baskını sırasında birlikte cezalandırıldığı olayda ağır yaralanan yaver yüzbaşının Armenak’ın ayaklarına düşüp “Hayatımı bağışla Ali Ağa, çoluk-çocuğuma acı, vurma beni” türü
yalvarış-yakarışlarına “bizde düşene vurulmaz kuralı hep yürürlükte 
yüzbaşı, ama Munzur Vadisi’nde dolaşan kurda kuşa yem olup olmaman bizim elimizde değil ki” diyerek onu kaderine ve işlemiş olduğu ağır
 suçlarıyla kendi vicdani muhasebesini yapmaya mahkûm etmek gibi bir
 cezalandırmayla olduğu yerde terkedip gittiklerine dair etkileyici haber, birkaç gün zarfında Dersim dağ köylerine ulaştığında, insanlar mutluluktan havalara uçmuş, ziyarete çevrilen yıkık Ermeni kiliselerine adaklar adamış, “helal süt emmiş” TİKKO komutanının sağlığı için hayır duaları etmişlerdi.
Haydar iki aydan fazla zamandır Ali Ağa olarak bildiği Armenak’tan tek adım olsun ayrılmamış, onun tüm bölge insanlarının olağanüstü büyük sevgisine layık görülmesinin ‘ilk
 elden’ şahidi olmanın manevi doyumuna varmasının tadını çıkarıyordu.
Türk olduğunu sandığı, Zazaca bilmeyen Armenak’ın dünyada sırf adalet için yaşayan çok az insandan biri olduğuna yürekten inanıyor ve kendi 
kafasında efsaneleştirdiği kahramanıyla geçirdiği her anı doya doya 
yaşamaya çalışıyordu. Onunla ilgili kendisine soru soranlara, bir yerine iki olumlu bilgi iletmek, hatta abartılı eklemelerde bulunmaktan da geri kalmıyordu. Çok yorgun oldukları bir gün, Mazgirt
(9) yakınlarında Bağin/Pağin(10) köyünde, yerel halkın Çermik(11) olarak adlandırdığı, hem ılık su pınarı, hem de çok eski tarihlerden kalma üç metrelik kalın ve düzenli olarak örülmüş taş duvarlarla çevrili, her yanı çalılık ve adam boyu yaban otlarıyla örtülü metruk
 bir yerde dinlenmek için mola vermek, uyuyup dinlenmek durumunda 
kalmışlardı. 6 kişilik Partizan grubunun 4 üyesi duvar dibine kıvrılıp uyurken, 2 yoldaşı güvenlik nöbeti tutuyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber ayağa kalkan grup, komutanlarının yerdeki taşlar üzerindeki 
anlaşılmaz işaretleri sanki okuyabiliyormuşçasına, elindeki küçük not 
defterine bir şeyler çiziktirdiğini görmüşlerdi. Epeyi zaman sonra, işini bitirip, cep defterini iç cebine yerleştirirken bakışlarıyla kendisini sorgulayan gençlere dönüp “ne yaptığımı merak ettiğinizi 
görüyorum yoldaşlar, bu taşların üzerinde benim anadilimde yazılar
 görünce, doğal olarak ne olduğunu anlamak istedim ve 7.inci yüzyıldan kalma bu yer hakkında bilgi sahibi oldum. Ben Ermeniyim, asıl adımı bilmenizin bir yararı olduğunu sanmadığım için onu es geçmeyi doğru buluyorum. Önemli olan asıl, bu topraklarda ezelden beri yaşanmış 
adaletsizliklere, zulme, katliamlara, yani haksızlıklara maruz kalmış,
mağdur edilmiş her halktan insanların eşit olarak, özgür yaşayacağı yarınlar için bugün omuz omuza birlikte mücadele etmekte olmamızın 
anlaşılması ve halklarımızın devrimci kavgada bizimle olmasını sağlamak için elimizden geleni yapmaya çalışmaktır” içerikli bir konuşma yapmıştı. Duyduklarından heyecan duyan Partizan grubuna sadece 6 ay önce katılan Ali Rıza, “benim köyümde de çok Ermeni, onların evlerinde de bu taşlardaki yazılarla yazılmış kitaplardan var. Senede iki defa bayramlarını kutlamak için köyümüze gelen, onları ziyaret eden dedelere o kitaplar üzerine dua etmelerini istiyorlar. Eğer uygunsa gece karanlığında köye gider, çocukluk arkadaşım Ermeni
 Musalarla görüşebiliriz, onun çok yaşlı dedesi hâlâ sağ ve Dersim hakkında her meseleyi bilen çok bilgili biridir” deyince, beklenmedik
 bu öneri üzerine Armenak’ın istemiyle tüm grup, güneye Pertek’in(12) Sürgüç(13) köyüne doğru yola koyulmuştu…
Yazımın en başında bahsini ettiğim yazıda, mutlaka alıntılamayı istediğim ve kısmen doğru bulduğum önemli bilgiler barındıran başka bölümler de vardı. Orada; “Ermeni Soykırımı sonrası bölgede sağ kalan ancak
 varlığını ‘gizlemek’ zorunda hisseden pek çok Ermeni aile, onunla 
başlayan bir uyanışın içerisinde bulur kendini, bu hem ulusal olarak 
kendilerine yapılan zulme karşı tavır almanın zorunluluğu, sınıfsal olarak ezilmişlikleriyle de birleştirir. O, ülkemizde yaşayan çeşitli
 milliyetlerden emekçi halkın kurtuluşunun sosyalizmle olacağına beyni ve yüreğiyle sarsılmaz bir inançla inanmaktadır. Hayrabet Hançer(14), Nubar Yalımyan(15)(*) ve Manuel Demir(16) gibi pek çok Ermeni devrimci TKP/ML saflarında mücadele eder ve hayatlarını bu uğurda kaybederler. Aklımızda Armenak ve yoldaşlarını alıp, bize ne kadar güzel değerler bıraktıklarını, bunları daha da geliştirmemiz gerektiğini düşünerek, 
millet, dil, din farkı gözetmeksizin insan olmanın, devrimci olmanın güzelliğini daha da bir hissederek…” deniyor ve hemen ardından da “Ölümünden sonra özellikle faaliyet yürüttüğü Elazığ, Tunceli, Bingöl çevresinde doğacak olan pek çok çocuğun adı da Orhan olacaktır” diye 
bir iyi niyet eklemesinde bulunuluyordu.
Burada bir parantez açarak, 
önemli bulduğum bir konuya değinmek, daha doğrusu hâlâ kanayan bir yaraya parmak basmak istiyorum.
 Armenak’ın okuldan yakın arkadaşı olan 
Hrant Dink’in “Türk Solu” hakkındaki eleştirel anlatım ve yayımlanan söyleşilerinden, 12 Mart döneminin baskı ve şiddet ortamında, henüz
 TİKKO sempatizanı oldukları zaman, örgüt yeraltına çekildiğinde Ermeni cemaatinin başına kendi eylemlerinden ötürü kötü bir şey gelmesin 
diye, üç okul arkadaşının mahkemeye başvurup Ermeni isimlerini nasıl
 değiştirdiklerini, Orhan, Fırat ve Murat yaptıklarının acı öyküsünü bilmeyen kalmamıştır sanıyorum. Hrant, yaşadığı yıllarda nüfus cüzdanında Fırat olarak kayıtlı olduğu halde, tek defalığına bile olsa Türkçe o ismi hiç kullanmadı ve bunu çok bilinçli olarak yapıyor, bu topraklarda Fırat değil, HRANT olarak yaşayabilmenin mücadelesini verdiği için böyle davranıyordu.
 Bu bağlamda, yiğidimiz Armenak’la ilgili herhangi bir anlatı, söyleşi, şiir, yazı, kitap, ağıt, türkü yazıldığında, “12 Mart mirası Orhan” yerine bundan böyle onu sadece kendi adı Armenak(17) olarak anmak ve yeni nesle de onu asıl adıyla, gerçekte olduğu gibi tanıtmak gerektiğinin çok daha doğru olduğuna inanıyor, bu satırlarımın bir öneri olarak kabul görmesini diliyor, duyarlı Ermeni yüreklerine dert olan bu acının hafifletilmesi için bu yönde belirgin adımlar atılmasını arzuluyorum. Keşke O’nun gömülü olduğu topraklarda bir gün Orhan’lar kadar Armenak’lar da doğabilseler de, özlenen güzel günlerin güneşi tüm halkların eşit ve özgürce yaşayacağı yarınlarımızı da tüm sıcaklığıyla ısıtabilse ne iyi olurdu diye düşünmek, aynı zamanda ortak geleceğimize birlikte yürüyebilmenin tek şartını adil olarak yerine getirme görevimizi, bilinçle, insana olan inanç ve güven temelinde yükseltmeyi becermemizi de umut etmek istiyorum.
…2004 Aralığında yeğenimin düğününe katılmak için Amerika’dayım. Fırsat bu fırsat, Tıbrevank’tan sınıf arkadaşlarımın bir akşam yemeği davetine katılmak üzere eski okul
 arkadaşlarımla okyanusun dalgalarına nazır küçük bir “kendin 
doldur-kendin ye” aşevinde toplanıyoruz. Bir, iki, beş, on… derken 
masamız kalabalık bir grup can yoldaşıyla doluyor. Armenak’ın sınıf arkadaşlarından, Hrant’ın anlatımlarında “kutsal üçlü” olarak anılan ve Ermeni isimlerini değiştirmek için mahkemeye başvuran yoldaşlardan
 üçüncüsü Stepan’la, bir diğer sınıf arkadaşı Zadik tam karşımdalar. 
Anadolu, Tıbrevank, Diaspora, Ermenistan, Karabağ ve daha nice konu hakkında konuşuyor, tartışıyor, boğuşuyoruz… Yiğidimiz Armenak da tabii bizle beraber, yanımızda, içimizde, hatta baş ucumuzda ama 
hiçbirimiz adını vermeye cesaret edemiyor gibi… Adı dilimizin ucuna geliyor da yutkunup, boğazımızda düğümleniyor sanki… Bir türlü ağzımızdan çıkmıyor, çıkamıyor nedense! Çok aktif, gürültülü koyu sohbet gırla giderken, bir an beklenmedik, hiç nedensiz bir sessizlik 
oluyor her nasılsa… Stepan’la göz göze geliyoruz, Zadik de
 bakışlarıyla sessizce bize katılıyor… İçimiz içimize sığmıyor artık… Stepan barut gibi, patladı patlayacak… Zadik ateş sanki, yanıp tutuşuyor… Dayanamıyorum artık, dayanamıyor hiç birimiz ve bizden kim başlıyor hatırımda değil ama, Armenak’ın anısına hep bir
 ağızdan, hep beraber güzel bir Anadolu türküsü söylüyoruz… 
HAYALİ GÖNLÜMDE YADİGÂR KALAN!

Sesimiz olabildiğince gür, sesimiz pek cesur ve korkusuz… Birlikte, o an orada bulunan tüm Tıbrevanklılarla doğup-büyüdüğümüz topraklara, Kilikia’ya, Batı Ermenistan’a,
 Medzgerd’e, Faraç’a(18) doğru kanatlanıp uçuyoruz. Orada, her zamanki gülen yüzüyle Armenak’ı görüyoruz… Sıcak, çocuk kadar masum, bildiğimiz, tanıdık tebessümüyle bize bakıyor… Yüreğimiz yerinden oynuyor, kalkıyor, yükseliyor ve hayali gönlümüzde yadigâr kalıyor!…
“Vardaşen” Mahpusanesi
Notlar:
(1) Fedai: Ermeni halkının oluşturduğu
 direnişçi Partizan gruplarına verdiği ad.
(2) Fılla: Kürtler tarafından tüm Hristiyanlara, burada Ermenilere verilen ad.
(3) Nazımiye: Batı Ermenistan’da asıl adı Garmir Vank (Kızıl Kilise) olan bir yerleşim yeridir. Zazacada kullanılan Kısle şekli, Kızıl Kilise’nin 
bozularak telafuz edilenidir. 1896 yılında Sultan Abdülhamid tarafından kızı Nazime’nin onuruna, şehre Nazımiye adı verilmiştir.
(4) Khodik: Zazacada da Xodiğ olarak adlandırılan, “T.C.”
tarafından adı Yazgeldi olarak değiştirilen bir Ermeni köyüdür.
(5) Pülümür: Dersim’in kuzeyinde Ermenice aslı Plurmori (Böğürtlentepe) olan bir Ermeni şehridir. Zazacada bozuk şekliyle telafuz edilmektedir.
(6) Kırmızıköprü: Ermenice aslıyla Garmir Gamurç olarak adlandırılan Plurmori merkezinin güney-batısında bulunan köye 
Zazaca Ermenice’den aynı anlam tercümesiyle Pırdosur (Kırmızı,
Kızılköprü) denmektedir.
(7) Günceler: Ermenice asıl adı Gıntsıni (Yabanağaç, Karaağaç) anlamını taşıyan, yakınında küçük bir kilise de bulunan bir Ermeni köyüdür.
(8) Kamulaştırma: “Kamulaştırma” denilince akla ilk olarak, “Lenin’in fedaisi” Bolşevik kahraman, KAMO devrimci adıyla tanınan Simon Der-Bedrosyan gelir. O, tarihe meydan okuyan, onu değiştirmek için kurbanı olacağı tarihsel güçlere dayandıran efsanevi devrimci bir kahramandır. 15 Mayıs 1882’de Tiflis yakınlarında, Stalin’in de doğum yeri olan Gori kasabasında dünyaya gelmesinden, 18 Temmuz 1922′de trajik ölümü sonrası Yerevan’ın kenarındaki ebedi huzura çekildiği güne kadar süren 40 yıl gibi kısa hayatına olağanüstü çalkantılı, devrimci bir yaşamı sığdıran bu Ermeni enternasyonalistin tıpkı bir mermi gibi akıl almaz yaşamı, sırf kendine özgü bir çizgi izler. Devrim için hayatını defalarca hiçe sayarken Çarlık, Avrupa ve Osmanlı zindanlarından vakurla geçen bu efsanevi devrimci, ender görülen bir fiziksel cesarete, az bulunur bir irade ile bir halk kahramanının, bir adalet dağıtıcısının tüm özelliklerini kendinde toplamıştır. Efsanevi devrimci Simon Der-Bedrosyan’ın ölümünden 50 yıl sonra bile Bakülü taksi söförü, Tiflisli meşrubat satıcısı ya da Batumlu çay toplayıcısı kadın Simon Yoldaş’ı sadece tanımakla kalmayıp ondan sevgiyle söz etmesi olağandışı olmakla birlikte, anlamsız değildir. (Bu efsanevi devrimcinin yaşam ve mücadelesiyle ilgili Jacques Baynac’ın pek değerli bir incelemesi “KAMO Lenin’in fedaisi” adıyla Kaldıraç Yayınları tarafından yayınlanmıştır.) Armenak ile soydaşı ve yoldaşı KAMO/Simon Der-Bedrosyan’ın yaşamları şaşılası bir benzerlik gösterirler.
(9) Mazgirt: Batı Ermenistan’ın Ermenice aslıyla Medzgerd (Büyükhisar, Büyükşehir) anlamıyla adlandırılan şehridir.
(10) Bağin/Pağin: Urartu Krallığı döneminden kalma kalesi ve Ortaçağ’dan beri işletilen ılıcası olan çok eski bir
 Ermeni yerleşim yeridir. Bağnadun/Pağnik/Pağin/Bağin Ermenicede Hamam, yıkanma yerine verilen addır.
(11) Çermik: Ermenicedeki telafuzuyla Çermuk, Sıcak Su, Ilıca, Kaplıca anlamında kullanılmaktadır.
(12) Pertek: Batı Ermenistan’da asıl adı Pertak/Pertag olan ve (Küçük kale, Kalecik) anlamını taşıyan önemli bir şehridir.
(13) Sürgüç: Ermenice Surp 
Pırgiç (Kurtarıcı, Aziz/Kutsal İsa -peygamber-) anlamını taşıyan ve aynı adla anılan bir de Ermeni kilisesi olan Pertak yakınlarında bir 
köydür. Sürgüç, bozuk ağızla telafuz edilen şeklidir.
(14) Hayrabet Hançer: 1957, Sivas-Gemerek doğumlu Hayrabet Hançer (Honca), 1969-1975 yılları arasında S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki yıllarda TKP/ML Hareketi safında politik çalışmalarda bulundu, çok aktif ve göze çarpan bir militandı. “Halkın Birliği” gazetesi editörlüğünü yaparken, 1 Mayıs 1980 günü Kayseri’de faşistler tarafından güpe gündüz sokak ortasında hunharca katledildi.
(15) Nubar Yalımyan: 1958, Mardin Silopi kırsalında yaşayan Ermeni Varto Aşireti doğumlu Nubar (Reşo) Yalımyan, 1970-1973 yılları arasında S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki yıllarda TKP/ML safında politik çalışmalarda bulundu, İstanbul’da yayınlanan Ermenice günlük MARMARA gazetesinde çalıştı. 1977′de 1 Mayıs katliamında Kontr-gerilla kurşunlarıyla yaralandı. 1978′de politik ilticacı olarak Hollanda’ya göç etti. Yurtdışında olduğu yıllarda da çok aktif ve göze çarpan çalışmalarda bulundu. Ermenice-Türkçe dilinde “BAYKAR-Mücadele” adlı bir derginin kuruculuğu ve başyazarlığını yaptı. 5 Kasım 1982 günü Utrecht’de kaldığı evde Türk devletinin gizli ajanları tarafından delik deşik edilerek katledildi.
(16) Manuel Demir: 1963′de Kayseri-Bünyan-Gigi köyünde doğan Manuel Demir, 1974-1980 yılları arasında S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki yıllarda TKP/ML safında aktif politik çalışmalarda ve 1987 sonrasında MK üyeliğinde de bulundu. 1981-1985 yıllarını hapiste geçiren, özgürlüğüne ulaştıktan sonra çok daha aktif ve illegal örgütleme çalışmalarında önder kadro konumunda bir militanken, Kandıra Piyade Alayı’na karşı yapılan askeri bir operasyon sonrası polislerce takip edilerek Sefaköy’de kaldığı evde tutuklandı ve çok ağır işkencelerden geçirildi. Yiğitçe direnişini hazmedemeyen devlet güçleri tarafından İstanbul-Sefaköy yolunda boş bir arsaya götürülüp kurşuna dizilerek, 24 Ocak 1988 günü hunharca katledildiği halde, bu cinayeti gizlemek için “çatışmada ölmüş” süsü verildi ve Türk basını da bu yalana çanak tuttu.
(17) Armenak: Ermenice “Küçük Ermeni”, “Ermenicik” anlamını taşımaktadır.
(18) Faraç: Armenak’ın kendi vasiyeti üzerine yoldaşları tarafından Faraç’da gömülmesi de bizleri tarihin bir başka önemli olgusuyla, çok anlamlı bir şekilde karşı karşıya getirmiştir. 1915′te kırımdan kaçan Palu Ermenilerinden yüzlercesi Alevi İzol aşiretinin yaşadığı Peri suyunun iki yakasına dizili onlarca köyde sığınak bulmuş ve 1916′da devletin bu bölgelere askeri harekat yapması üzerine Dersim içlerine çekilmişlerdir. Bu Ermeni kaçaklar ve direnişçilerinin bir yıl kadar barındıkları köylerin bir kısmı bugün Karakoçan’a (Ermenice Oğu/Ohu), bir kısmı ise Mazgirt’e (Ermenice Medzgerd) bağlıdır ve Faraç da o köylerden biri olarak, Armenak’ı “kendi vasiyeti üzerine” atalarının ruhuyla buluşturmuştur. Bu vesileyle, hem 1915′te mazlum Ermenilere sahip çıkan, hem de 65 yıl sonra Armenak’ın cenazesini layık olduğu büyük bir kitle katılımıyla kaldırıp, düşmana inat, ebediyen bağrına basan dost ve yoldaş bölge insanlarına teşekkürü borç bilir, saygı ve sıcak selamlarımızı sunarız.
(*) Armenak’ın katlinden 7 ay sonra yitirdiği yoldaşının anısına Nubar Yalımyan’ın Ermenice yazmış olduğu 
şiirin Türkçe çevirisi aşağıdadır;
BİR YILDIZIN KAYMASI
Bir can,
Bir ışık,
Bir yıldızdı doğan
Çok uluslu Türkiye halkının bağrından.
Bir korku,
Bir dehşet,
Bir ateş topu,
Bir yıldırım parçasıydı inen
Zalim diktatörlerin yüreğine.
O, ateşle, 

kılıçla,

silahla,
Gün evvel gitmeliydi
Zalimlerin huzuru için.
Onlar ahtlarını yerine getirdiler Karakoçan’da,
Ama bilmiyorlardı ki,
Böyle yiğitler doğuran bir halk,
Öyle zalimlerin devranına son vermek için
Daha çok yıldızlar doğururdu.
17.12.1980, Hollanda
Makale yazarının ricası : “T.C.” Devrimci hareketleri içerisinde değişik dönemlerde aktif rol oynamış ve faşist devlet tarafından katledilmiş Ermeni devrimcilerin yaşam öykülerini kitap halinde yayınlama amaçlı varolan kollektif bir projenin hayata geçirilmesi için, o yiğit insanlar hakkında değerli verilere sahip olan tüm okuyucuların, bilgilendirme merkezi olmayı gönüllü olarak üstlenip, projeye destek ve dayanışmasını belirten Ermenistan Helsinki Komitesi “commitehelsinki@yahoo.com” ve 1915 Soykırımı Kafkas Araştırma Merkezi’nin “armenie1915@yahoo.com” e-posta adreslerine başvurmaları rica olunur. (Norzartonk)
AHM

26 Ocak 2013

kelxasi Guleman köyü "alinti"

kelxasi ra yew dimen

kelxasi ra yew dimen


Kommentare (16)


"öyle bir köyki, yoktur bir eşi, vardır huzur-i huşi..."

kelxasi schrieb am 6. Februar 2008:
...Onuru,Barışı ve Kardeşliği yüreğimizde Özümsemediğimiz... Yaşam Azmini ve özgürlük mücadelesini yüregimizde cisimleştiremediğimiz müdetçe asla Özgür olamayız...

SEN OLDUN KELESİ-KELXASİ...
Kelesi... yiğitliğin ulaşılmaz tepesi, Dipsiz uçurumların efendisi, Uzak kartal çığlığı, Buz kesen rüzgarın sesi, Yiğitlerin saklı kılıç nara sesi…
Seni unutmadık… Göğe uzanan uçurum boyunu, Namerde öfke duruşunu, Hele hele tarih saklı sırlarını...
İnanki; yapaynlızda bırakmadık Ne gölge adını Nede serin akan ırmak sularını Geceye inat ay işığında görkemini Unutmadı; seni evlat bildiğin kelxasılıların...
Kaç zaman geçti bilinmez yalnızlığın oysa evelden öte varlığın Bir sürgüne, bir eski zamana Bir zülüme suskun kalan tanıklığın Mirlerin korkulu alayına, At koşturan suvarlerine, Bir yangına, talana suskun tanıklığın… Zalimin sürüverdiği, Demirci agopun, Hani derili ermeni kızın oyalı çeyizi, Hani yoldaş Bawer, Hani şimşek koparan Bursq...
Kan ter sabrın Asil mağrur, bir o kadarde acılı, O kabına sığmaz asabi durşun, Yaşamışlığın, bir milada öfken Sen oluverdin kelxasi…
Bir zamana sığmaz belklide tarihe, Çağın kudurmuşluğuna yumruk sıkışın Öfken ve sabrınla Kimsenin bile, Diş geçiremediği; Aslan yürek kelxasılıların…
Alamut oldun bir zaman Geçmişe tanık sağır, lal taş kalıntıların, Oyasa sen ; El sabbah’sız fedailer yetiştirdin. Her biri özgürlüğe susamış asmin’ler Kimi; Bawer, Bursq, kimi, Ferhad, Digor, Kendal, kimde, Merwan, Zeydan … her biri ateşlere yüryen özgürlük fedayileri…
Ne bin mısraya, nede acımasız zamana, sığdıramaz asi dijleyü-ferhat’ı sığdıramaz berketli mezobotomyayı… sığdıramaz seni, oğul veren yılmaz evlatlarını… herbiri aslan, herbiri kartal, herbiri cihan parçası… adınıda koydun kelxasi…
Ne merde, nede halden bilmez namerde… bir fiske tokada, boyun eğmedin ucuz yaramaza, boyun eğmedin ispiyoncu alçak fesada…
Sen sürgünleri, sen ihaneti, kalleşliği, sen kanı, derya zülümü özünde yaşadın…
Kimi zamanda koynunda saklı asaleti, bir ata şefkatinde erdemi, sürgüne gidene özgürlük, zülüme üğryana barınak oldun
Kimi zamanda yoldaş oldun ölümsüz savaşçı çocuklara.. ileri görşlü ile bilinen Şex Mehdiye özgürlük... meçul şehid Şex Mire adres, on asır Ermeni Margos’a diyar oldun…
Dile destan dost düşmana hep açık kapın, bereketli sofran hep var oldu... dillerde damakalarda kaldı, özlemin kıtaları, yürekleri hoplatı…
Emsalin olmadığına, rakipsiz oluşuna. yürekler dayanamadı çat diye çatladı yerinden ne baş kaldıran, bir parça aklı, nede yüreği kaldı... adına can veren yürekli gençler adınıda koydun
kelxasılılar…

:
merhaba güzel coğrafyanın kadr-i şinas yiğit evladı. "DEW"tarihini,coğrafyasını,kaynaklarını, doğal güzellikleriyle beraber tarihin onur sayfaları ,gurur vesilesi Bawer Brusklar,Munzur Ferhatlarla öylesine taçlandırdınız ki...sizi gerçekten kutlarım...

Bira tı komi tu ez berminayê ez wareyzê,zeydenêzê dûz avarêzê zonû ma düz avardê zaf top kaykerdê onbaz yevni nêbi bra tı çend sereyê. EY GÜZEL KARDEŞİM; ne güzel yazmışsın tarihimizi çocukluğumuzu uğruna ölümlerden ölüm begenmeyeceğimiz ölümün her türlüsüne direndiğimiz toprağımızı yazdıklarını okuduğum zaman çok ağladım çünkü onları yaşadım eksik olan ise kar kış demeden okumak için kurtlarla ,köpeklerle dansederek gittiğimiz ortaokul maceralarımızdır birde biz zeydinê geçip Çevtulaye giderdik newrozun çiçeklerini orda karşılardık özgürlüğü orda yaşardık sadece biz değil kuzularımız,köpeklerimiz atlarımız bizim dünyamıza ait ne varsa özgürlüğü iliklerine kadar hisederdi ama ne yazikki bu özgürlük kalıcı değildi;Roj lez şini ava hatîna roj bîn ma pawêtîni.wes u war bıman. xatîr to.

ALTIOLUK, yani Kelxasi:' Bilinen Tarihi; 300 – 350 Yıllık bir geçmişe sahip olan köy, konuştuğu dil Kürtçenin dört lehçesinden biri olan Zazaca (Dımıli)’dır. Kelxasi; Bölgenin farklı farklı yerlerinde kurulup, şu an var olan bölgeye yerleşmiştir. Köy şu an bulunduğu yerden tahmini 300 yıl önce, Eski köy (Dowa kıhon) denilen yerden buraya taşınmıştır. Buradan önceki yerleşim yerlerinde kaç asır var olduğu tam olarak bilinmemektedir. Kelxasi köyü; Adını köyden tahmini 2 kilometre uzakta bulunan ve yüksek sarp kayalık bir dağ olan, Kalesi kayalık tepesinden almıştır. Şu an var olmasa da temelindeki taş kireç kalıntılarına göre: Bu dağın en uç tepesinde kale tipi yüksekçe bir yapının olması, Kelxasi Köyünün adına rivayettir. Eskilerin günümüze gelen söylentilerine göre; bu yapının yüksekliği Bulutlara kadar uzandığı şeklindedir. Tabi ne derece doğrudur bilinmez. Bu bakımdan Kalesi tepesi'’nin önemi; bölgeye dikkat çekici şekilde hâkim rolüdür. 'Yani Kalesi tepesinden Kelxasi adı 'türemiştir. Kelxasi tarihi ile ilgili bilgiler genişçe araştırılmakta ve Kitap çalışmaları devam etmektedir. Altıoluk: (Kelxasi) Elazığ Diyarbakır sınırları arasındadır. Bununla beraber Alacakaya (Ğuleman), Palu ve Dicle (Piron), İlçelerine komşudur. Kelxasi; Ziyar denilen, yüksekçe bir dağın aşağı yamacına kurulmuştur. Ve evleri toprak damlı, kısmen çatılı, kesme taş evlerdir.' 150–200 civarında ev bulunmaktadır. Köy nüfusu, yeni yapılan nüfus düzenlemesine göre 450 civarıdır. Ama bunun yanında köyün büyük bir kısmı; sosyal, eğitim ve kısmen ekonomik nedenlerden dolayı Türkiye’nin birçok büyük illerine dağılmıştır. Altıoluk (Kelxasi); köyü daha önce Diyarbakır’ın Eğil (gil) ve Dicle (piron) nüfusuna kayıtlı idi. Etibank Şark Kromları Maden İşletmelerinin gelişi ve Türkiye’nin Yeni Harita düzenleme Projesi ile köyün nüfus kütüğü, Madene (mehde) ve ardından şu an mevcut olan kaydı, Alacakaya (Ğuleman), ilçe nüfus müdürlüğüne bağlanmıştır. Yani, Diyarbakır’a bağlı olan köy, 1960’larda, Elazığ iline bağlanmıştır. Altıoluk (Kelxasi); köyünün yaklaşık 2,5 km. aşağısından bulunan vadisinden geçen Çay (çem), Alacakaya Sori (kırmızı) dağlarından doğarak ve Köy bölgesi’nin dağlarından da beslenerek Kral kızı Baraj gölüne dolmaktadır. Özellikle, Baraj gölünün en büyük kollarından biri olan Kelxasi Çayı, aynı zamanda Büyük Dicle nehrinin ikinci büyük ana koludur. Son on yıldır yapımı bitmiş ve su toplamaya başlayan Kral kızı Barajı, Dicle ilcesine giden geçiş yollarını tamamen kesmiştir. Birçok Köylünün arazileri de bu baraj sularına gömülmüştür. 'Altıoluk; yani Kelxasi tarih olarak eski bir geçmişe sahip olup. Tarihi İpek Yolu geçiş noktalarına yakınlığı ile bilinir… Bu ziyaretler civar köyler dahi bilinip önemsemekte ve ziyaret edilmektedir. Kelxasi köyünün yakın tarihimizde gelişen bir diğer önemli olayı; Şêx Sait Efendi’nin Oğullarından olan Şêx Meydin, yıllarca Kelxasi’da kalmış ve burada vefat etmiştir. Bu önemli Şahsiyet Cumhuriyet tarihi olarak ta, köyün önemli bir tarih bilgisi konumunda diye biliriz… Köyün çevresinde bulunan Krom ve Mermer; dünyanın en önemli Rezervlerine sahiptir. Köy halkının birçoğu bu maden ocaklarında çalışarak emekli olmuştur. Ve şuanda bile özelikle mermer işletmelerinde çalışanı vardır. Özellikle Vişne rengi mermer, yani Alacakaya Mermer; Kelxasi köyü bu mermer rezervlerinin üzerine kurulmuştur. Dünyada bir numaradır. Köyün bir diğer özeliği de, Eğitim ve Öğretime olan ilgisidir. Bölge köylere nazaran en fazla eğitim ve öğretim kimliği kazanan ve Türkiye’ye mal olmuş, önemli Şahsiyetler yetiştiren köy konumundadır. Türkiye’nin ve Dünyanın dört bir tarafına yayılmış ve birçok kişi, doktora eğitimi almış ve de almaktadır… Kültür: Alacakaya, Kelxasi: Tümgelenek Görenek yapısı, Diyarbakır-Elazığ ili, Kürt-Zaza, gelenek görenek yapısıdır. Köy yemekleri: Patila,(gözleme) İçli köfte, Zerbet, Hasir, Aroşek, Somi, Germedo,(ayran çorbası) Keşkaw, Pındırık, Tırş, vs. önde gelen genel yöresel yemeklerdir... Bunun yanında doğada kendiliğinden yetişen bazı otlarda mevsimine göre yemekleri yapılır. Bunlar: Tar Rezo,(Bağ Otu) Ğazrig, Kenger, Pırpar gibi... Lezzeti harika otlarından da çeşitli yemekler yapılır...

Zeydan ve baygın çocukluğumuz...
Sen Habibim… Bizim köyü bilirimsin? O mis havasını, Özgür yaylalarını, Buz çağlayan sularını, Aşağı vadisinde akan çemi dijleyi…
Sen bilirimsin; Bin asra sığmaz Belki de tarihe, Hüküm süren sırlarını…
Sen bilirimsin; Ğeydan’ı, kalesi’i, xemzık’ı, düz avarı...
Ver elini zeydana. Yürekleri sapan O baygın çocukluğumuzu…
Ver elini çemi kalxsiye, çemi bexroya Geçliğin o maceralı vadisine…
Bak bu yılda üzüm bol; lewe werse, lewe ziyara gidelim…
Sen wareyi, Sen zeydanı, düz avarı bilir misin…?!
Sen on yerinde yara bere, Haşarı çocukları bilirimsin? O baygın büyümesini istediğimiz, O erik hırsızlığı tadında, Çocukluk günlerimizi… Her an kafası yarılan, kavga dövüşçü horozlarını da bilir misin?
Düğünlerde başı çeken; Mexo’ları, Hesen’leri… Yürekleri amed’te özgür sevdaya tutuşan, İlhami’leri, Emrah’ları… Uçurum boyların kaçak aslanı; Murat’ları da bilirimsin. ve nice isimsiz zagros’un özgür kartallarını... Her biri şarapnel, her biri atik sapan taşı. Çelik yürek, çelik bilek yiğitleri…
Gündüz güneşi, gece ay ve yıldızları. Görmek mi derdin: Gel zeydana, kalesiye, Gel özgür kelxasiye…
Elini atsan avuçlarında, Her bir yanın yıldız cümbüşü, Her biri ateş böceği, yerlere saçılı, Her birde patlayan havai fişek çılgınlığı…
Altın bir tepsi misali Başucunda ayın ta kendisi… Bir umut bir heyecan, öte tarafı dersiz tasasız yüreğin. Al sana çıldırasıya, öz yurdun…
Zeydana giderdik her bahar, Baharın müjdecileri newroz çiçekleri… Geceleri eserdi esinti rüzgârı Ve de derelerin çağlayan sesi. Sarılırdık yün yorgana. Çocuk sevinci ile hayata. Sarılırdık yorgan yastığa, daha bir sıcak, da bir içten...
Dert sineli, yürekten çileli, hem de gamlı… İri tombul analarımız, ninelerimiz vardı. Gece yıldız yorgan altında sarılışlarımız, çocuk fırlamalığı ile şımarıklığımız, kavga güreşlerimiz, Eksik olmazdı burun kanamalarımız…
Ve uzak rüzgâr ve çakal sesi, Uzak huzuru-sükûn çırçır sesi, Hepside gecenin efendisi, Her biride gecenin susmaya has lir sesi…
Kulak kirişte, pür dikkat karanlığa dalgın gözler Büyüklerin o Canavar-Mar masaları…
Ataların dan duydukları; Onların bile görmedikleri, Zülfü-Anka, Canavar, Dev masalları…
Her bir yeniçağa, yeni eklemeler ile. Çok sonra anlayacaktık, Yeni nesil zalim canavarları, Olmuştu oysa bizim canavar, yanında bir Melek. Adı da Sistem olanda...
Neyse... Kuru gürültüye pabuç ne gerek, Bize has, bize öz gerek…
Ver elini; biz gene zeydana, biz gene wareye, gidek…
Diğer komşu komdan, Xalo Resul’ün karanlığa, uzak Son nefes cığara ateşi. Naja Xej’ın sitil teneke sesi. Henüz sağdı sütü Bu baharda bereketli otlar Bu sene de peş peşe oğlak, kuzular…
Rüzgârın esintisi ile kom’un kuru yaprak hışırtı sesi. Geceye bir kasvet, geceyi sarmış sanki devler, canavarlar hissi. Gece zifiri karanlık ve bitmeyen akşam masalları…
Yorgan altında yorgun çocuk bedenler, Dalardı çocuk uykusuna…
Böcek sesleri ile kırpışırdı ay ışığında düşler. Ve gün doğmadan Ağılarda yükselen, kuzu sesleri Daha henüz gün ağarmadan, Kalkardı sabah namazına Kalkardı rahmetliler…
Zeydan uykusu Ne tatlı, Ne güzel sabahın serini, ne güzel rüzgârın esen ılık nefesi…
O anaların: baw werz, baw taştere bi, bo dıwar gewdı gesıt merd... Belki defalarca derdi hiç bıkmadan, sevgi şefkati ile erken kalk yalvarışları. Yüce sabırları ile o dert sineli analar…
Bizde uyku tatlılığında tike daa tike daha poj deke dı deke… Daha uyku der, bezende yüze kadar saydırırdık. Saniye hızında yüze kadar sayma yüz bitti eli, oda bitti yirmi… Bu hep böyle sürer giderdi. Binlerce kez uyur ve gene saniyelik uykulara tekrar dalardık. Ulu zeydan ağaçların altında bir daha, bir daha… hiç uyanmamak istercesine....

bıra ne güzel anlatmışsın köyü mehoyu. duygulanmamak elde değil. o köyümüzü o vadileri o remelek ve ini pili ne güzel anlatmışsın. saygılarımı sunarım.

ASLAN MEMO (Ferman Zagros)
Bıra: Dinle, bu sana Kelxasi’de ihanetin şerbeti ile bunamış bir kalleşliğin gerçek hikayesidir…
Aylardan Temmuz Karanlık ve sessizdi, Bunaltan bir sıcak. Köye doğru usulca yaklaşan ayak sesleri, Yeni bir direniş Yeni bir başlangıç umudu, usulca yaklaşır… bir miladın sorgulayıcıları. bir halkın, kaybolan öz kimliğini dirilten savaşçı çocukları, yürür tek sıra asil fedailer. Solgun ay ışığında Ardı sıra uzanan patika yol, diz boyu çayırlara sürünen mavzer namlusu.
Sonra… Sonra bilmezdi bilinmezdi, düşman pusuda Beklerdi yiğit beşleri. Kimi adi sansar Kimi iki parya satılmışlar… Gözler kan parıltısı, Kalpleri ihanet sarhoşluğu, ihanetin namlusuna dökülen kan ter, çıldırtan bekleyiş göğsünü çatlatan soluk alışlar korkunun ta kendisi pusuda…
İşte böyle Bıra; xayın bir wext…
O an yaklaşan ayak sesleri ile İrkildi gece, Dondu kan dondu ilik ve de paramparça bir umut…
Korkular daha da büyüdü Yürekler göğüs kafesini yararcasına…. Tek sıra halinde köye giriş Gecenin yirmi üçü, Düşman acımasız Düşman alçak Düşmen tersonek…
Kalleş kurtçular bak pusuda, Kan içmek için doğrultu ihanetin namlusunu… gecenin sesliğini bozan seri makine ardından bir daha bir daha… sonra boş tetik sesi. Tık tık… tükenmişti fişek şarjörde oysa tükenmemişti düşmanın korkusu. solgun ay ışığında telaşlı bir kaçış düşmanda korku had sefasında. devrilen bir gölge dere ağzında sonuna kadar süründü çalıların ardına… Memo, yay gibi atik yarasını hiçe sayarak ağır yaralıydı, ağır sevdalı, göremesem diye memo…
Emin değildi hain düşman Ağır bir sesizlik kaplamıştı köyü İhanetin tanıkları cırcır böcekleri, artık onlarda susmuştu. Saniyeler yıllara tanık gibiydi Geçmek bilmez gece bir türlü… Bir an sabah olsun diyen düşman, Ardına bakmaz Kojkonağ’a kaçışı Tüwersiye’de saklı puslanışı.. yüreği Çatlarcasına gümbür gümbür…
Ağır sesizlikte gece tekrar bozuldu Bu sefer ses daha ağır daha korkunçtu, Korku düşmanın ciğerini patlatırcasına… Kolay teslim olmam dercesine düşmüştü memo bir gece vakti. Birlerini sevmişti belki Bekle demişti Anıları kanlı sayfalarda Cebinde kanlı ekmek kırıntıları. Elbet bir gün yoldaş tutacağım elerinden koşacağız sonsuzluğun kırlarına … Haykırıyordu adeta cansız bedeni Elbet bir dün diyordu memo bir eli kanlı zafer işreti Bedeni namert şarapnel darbeleri, Beyinlere kazınan Sonsuza dek özgürlük sözleri…
Oysa düşman titriyordu sabaha kadar Cansız bedeni düşmana korku verene kadar… Sabahın sabahını bekledi karanlık şer Usulca yaklaştı gariban köylüler, Düşman geride seri soluk alışlar eller tetikte Yeni bir sürpriz olur diye…
Oysa memo Kavuşmuştu çoktan şehitlik mertebesine…
Yeter o kadar korku yüreklerine. Şafakla vakti sonrası Bir ordu uçuştu cansız bedenine tekrar dirilir korkusu ile ısındı yine namlular doymamıştı düşman halla Bedeninin parçalarcasına Doğrulan ihanet namlular…
Saatler geçti teşhir edildi köy halkına Çoğu bakamadı o heybetli bedenine Zorla baktırıldı ders olsun dercesine buda yetmedi attılar bedenini meydanlara hadi gelin görün zavallı gücümüzü derecesine…
Bir ara ağlamaklı Hıçkırıklı, ürkercesine Yaşlı dudaklardan yükseldi ağıtlar Dağlara doğru, Leyro tı çı rındi Leyro tı çı delali… ağıtlarla su serpildi yüreklere sesiz ağlamaklı haller…
kimine dipçik tekme, kiminde küfürlü haller, sualler tıpkı kudurmuş köpekler…
çaresiz çekildi köylüler hollere.
işte böyle memo… vurdular seni solgun ay ışığında, doyamadılar üç beş yeğin kuşuna tekrar tekrar ….kusturulan namlular…
yaa! bıra: memo böyle düşerken yenilgi kahrı ile. Yağma-talan akınından beri, tarumardı zaten düşman taa Moğolisandan Kürdistana…
o gece Çemi Dicle bağrı kan, ser Ziyar gönlü ziyandı, gene ihanetin birini daha özünde yaşadı özgür Kelxasi özgür Kelesi… bağrında saklı sırları ile ağlasam mı gülsem mi dercesine.
Ve sen Aslan Memo Yerde boylu boyu düşmana alay gülümsüyordun bedeninle, oysa henüz gün ağırmadan çoktan çıktın yola o şahadet mertebesine bir kartal olup aktın Kelesi vadisinden Zeydana, Kıralkızı batağından Kelewek’e süzülüyordun sen… süzülüyordun şimdi kanla sulanan özgür Zagros dağlarında…

kelhasi schrieb am 27. Oktober 2008:
JİYAN DÜJWAR ( Burusk… Gençliğimiz )
Bu parça beni 1989 yağmurlu bir sonbahar mevsiminin ilginç ve de gururlu bir anısına götürür… Her dinlediğimde o maziyi yaşar, onu ve onurlu mücadelesini saygı ile anarım.
O yıllar Mehmet (Mexo), aramızdaydı. Mehmet; ufak tefek, sevimli ve herkesçe sevilen bir gençti… onu daha çok köyde Kelxasi’de gençlerin sık toplandığı Gençlik Parkı dedikleri bir yer vardı. İşte Mexo orya hep takılır. Hemen hemen her köy gencinin yaptığı gibi Mexo’da Babasından aşırdığı Tütünü sarar, dumanını Kavakların gölgesinde savururdu… Mexo, pek konuşmazdı, adeta durgun bir ırmak gibiydi. Çağlayanı nerde olduğunu bilmediği bir Dicleyü-Ferhat gibi. Patlamaya hazır baş aşağı çarpan bir şelale, içinde paramparça olmuş su zerrecikleri gibi... Bazen de bir duvara omzuna yaslanır varlığını adeta kaybederdi… yarın ne olacak bile demez, hiçbir şeyi umursamazdı… Köyde çoğu kez gençler birbirlerini kısa isimlerle hitap ederdi… Bu isimler: Xesso, Mexo, Exmo, Mısto, Elo, vs… isimler. Tabi bu isimler küçümseme değil, samimiyetin ve sıcak ilişkilerin adıydı… Bizde Mehmet’te de Mexo derdik… Mexo zayıf, çelimsiz görünümünde olsa da, bir Panter kadar çevik, Çita gibi hızlıydı. Köyümüzün hemen aşağı vadisinde Dicle’ye bakan tarafında Düz Awar denilen bir arazi vardır. Bu arazi Köylünün ekin ekmediği sene, gençlerin futbol sahasıydı. Yılın her günü oraya toplanır doyasıya top oynardık. işte Mexo öyle çelimsiz görünüşüne rağmen, kimse ayağından topu alamaz, onun kadar hızlı hareket edemezdi. Topu bir kaptı mı gol atmaması mümkün değildi… Bu hızı ile herkes ona; Pele Mexo da derdi. Mexo’nun marifetleri bunlarla sınırlı değildi. Hele bir de düğünlerde bir halay tutuşu yok mu!?... Kelhasi köyümüzde Bahar ve Yaz aylarında, Davullu Zurnalı düğünler eksik olmazdı. Tüm köylüler bir daire çevresinde meydanda toplanır, halaya çıkanları seyreder, keyif alırlardı… Bu düğünler; aynı zamanda kaçamak Aşıkların bakışma fırsat yeriydi. Bazen de yeni Aşıkların ve Evliliklerin başladığı yerler olurdu… Hal böyle iken, köyün gençleri oyun alanına dökülür en güzel hünerlerini sergilerdi. En güzel oynayan günlerce kendinden söz ettirir, herkesin gözdesi olurdu. İşte Mexo her düğünün favorisi idi. Kendini Davulun ritmine verir, tüm bedeni ile ortalığı inletirdi. Bazen arada bir tısst tıs tısst!.. ses nefesi hoştu. Herkesi mest ederdi. Hele o orta meydanda bir oyunu yok mu… İşte bu üç ayak, Yılanı aldatma. Gowenda Tik, Yılanın başını ezme oyunudur. Mexo bir elinde Dısmal diğerinde Kesko, Soro, Zer (yeşil, sarı, kırmızı ) poşisi. Kolları bir Kartal kanadı gibi iki yana açık. keskin Kartal gözleri, yerdeki Üjde (ejder) dev Yılanı’nın üzerinde ve düşmanın etrafında sıçramalı şaşırtmaca oyunlar ve de kötülüğün başını iyice ezme hızlı ayak hareketleri… Bu, Coğrafyamıza has bir yöresel oyun olup, bir Miladi süre var olmuştur… Bunun yanında herkesi kahkahaya boğan duruşlar da eksik olmazdı. Ve eksik olmazdı bir zamanların yaşlı delikanlıları… Onlarda meydan da boy gösterir, elinde Dısmal, davulun ve zurnanın ritmine taa damardan gelen titremelerle, ortalık bir an olur hercü merc, olur virane… Herkes onları rahmetle anar. Mehmet ufak tefek yaramazlıkları ve de gizli çapkınlıkları olsa da tüm köy ahalisi onu severdi… Mexo bazen parasız ve cığarasız kalırdı, köyden Annesinin itinayla hazırladığı kaymak yoğurt ayranı, mevsimlik sebze ki bunlar; Üzüm, Domates, Salatalık vs. yiyecekleri, Alacakaya’ya Ğuleman (Guleman) camii çevresinde kurulan pazara götürür, malını kendi gönlünce satardı. Ğuleman pazarına genelde çevre köylerden getirilen; Hayvansal ve Bağ Bahçe ürünleri, beleş denecek kadar ucuza satılır, halkın dostane ilişkilerini adeta pekiştirirdi. Özellikle: Alacakaya (Ğuleman ), Maden (Mexde), Piran (piro), Palo (Palı), ilçelerin çevre köylerinden gelen bu yiyecekler ve katıklar, Memleketin belki de Dünyanın en lezzetli ve kaliteli yiyecekleridir. Hele Şire Üzümü yok mu?!.. Dünyada bir eşi bile yok. Lezzetine adeta doyum olmaz. Köyümüzün yukarı taraflarında bulunan: İni Pil ve Remelek Buz kesen suların çevresine oturur, bağ ve bahçelerden topladığımız bu yiyecekleri suda tutar buz gibi yerdik. Kahkaha ve gülücüklerle geçen o her bir sayfası anılarla yüklü maceralı gençlik günlerimiz, böyle geçer giderdi… Köy yaşantımız sadece bunlarla kısıtlı değildi. Her Ayın kendine özgü bir güzelliği, her Mevsiminde kendine has bir havası vardı. Örneğin: Haziranda-Temmuzda, Buğday ve Saman. Eylül-Ekim de, Bağ ve Bahçe. Kasım-Aralık, Kışlık Odun, çalı çırpı ve Zahire depolama. Ocak-Şubat, av ve bitmek bilmeyen misafirlerin gece hikaye masalları… Mart-Nisan, ise, Yayla ve Koyun Kuzu zamanı… işte yaşamın özü ve asla bitmeyen has bir doğa ve sonsuz bir macera gibi anılar… Hele birde köyümüzün hemen altında gürül gürül akan; Büyük Dicle Nehri’nin ikinci ana kolu olan, Çemi Kelxasi, Çemi Bexro. Her dönem Balık avına gider keyif çatardık… “… Bezende konuk olurdu çat kapı özgür savaşçılar, çocuk gözü ile o yanık sulet’lere hayran bakışlar. Derken gitmeler, kim bilir belki bir daha dönmeyecekler “ Hewal Xatırbı Şıma son veda gibi sözler…” Gece karanlık, ay ışığında hain sinsi gölgeler, ertesi gün bulur kendini, karakol mezat ispiyon pazarında, ve başlar, bir alçak ispiyoncu fesadın ardından gözaltılar. Hapisler, sürgünler, çapul teklifler… ve İşkenceler ile Gençliğine kıyılan Babo’lar… Bak onun içindir Mexolar.. Onun içindir, onuru satılmışa sövmeler Ondandır yoldaş Bursklere, Bawerlere olan sevmeler… “ Mexo’yu en son, köyde bir misafirlikte gördüm. Kısa bir sohbetten sonra Telewizyon’da sunulan, flaş habere dikkat kesildik. Haberde Apocuların Van’ının civar karakollarının birine, baskın yapıp Beş Güvenlik görevlisini vurulması ile herkesin kendince yorumlarına tanık oldum… Bu yorumlar çoğu hayıflanama idi… Mexo suskundu. Kim bile bilirdi ki gün gelecek bu suskunluğu bu gibi olaylara baş Rol ocaktı. Ve konuşulacaktı yiğitlik macerası. Ta ki düşmanı küçümseyip kalleş bir kurşuna hedef olana dek. Yer, Cahaş Hıngoni (Engene) yolu. Mexo Komutasında bir gurup Halkın Savaşçı Gerillaları. El tetikte yolu berisinde saklı bir vaziyete. Yolun ardı sıra üç beş araç. Mexo denetiminde araçlara kimlik kontrolü. Hepsi tanıdık, bir hata olmaz deyip araçlardan çıkan köylülere o sempatik güler yüzü ile: “ Selamunalleyküm!...” deyip minibüs şoförüne elini uzattı “ Me tersi, ez Kelxasıra Laj Ferxo, Mexmed- Burusk...” (Şimşek) Daha henüz cümlelerini bitirmeden kancık pusuda patlayan mermi… “… Henüz daha sıcaktı kurşun yarası, ne olduğunu anlamadan devrildi Mexo… devrildi ulu bir çınar gibi yolun ortasına ve gırtlağından sızan kızıl kan. Karıştı toz toprağa. Daha dün gibi sanki şimdi. O an bir gürültü, feryat figan Ortalık oldu toz duman, hani nerde korkak düşman… İşte başlıyor bir Efsane. Adı Burusk, mücadelesi Berxudan Jiyan… Gelgelselim Jiyan Düjwar parçasına … Yağmurlu bir kışın başlangıcıydı. Ğuleman dan Kelxasiye. Meşhur Xej Kadır’in (Hacı Kadir) o emektar dolmuşu. Arada bir tekleyen ve de itekleyen o sarı dolmuşu. İçerde üç beş köylü yağan yağmuru seyrede durur. Ve ara sıra dolmuşa binen köylülerin selam ve sohbeti. Ön sırda Mexo ile oturmuş memleket meseleleri ile ilgili fikri sohbet ve de muhabbet. Sohbet esnasında Cebinden bir kaset çıkardı bu yeni bir Kürtçe kaset. Teybe koydu. ilk parça çalmaya başladı. Lorikamı şarkısı o kadar güzel çalıyordu ki bir an ortalık sesizleşti. Şarkının ezgisi herkesi duygulandırdı o ezgi yağmurlardan akıp Dicle’ye oradan da bütün Botan’ı suladı ve Dağlara selam götürdü. Ve bitti… Mexo iyi bir seçim yaptım keyfi ile kaseti tekrar çevirip aynı parçayı defalarca köylüye dinleti. Herkes memnundu bu hareketten. Derken dolmuş doldu, koltuklar sıkıştı ve hareket saati… Eski emektar yavaş yavaş yol alırken; Mexoya kaseti ver, akşam kayıt yapıp sana yollarım dedim. Biraz nazlansa da beni kırmadı, kabul eti. Ama kasete bir şey olmasın diye sıkıca tembihledi. İşte o kaset ve kollarını göğsüne bağlamış, boynu yana bükük eski bir resmi halen bende duruyor. Lorikamı parçasını her dinleyişimde o yağmurlu günde köy dolmuşu içinde Mexoyu hatırlarım. Jiyan Düjwar ile daha da bir hüzünlenir Mexo’yu daha bir saygı ile anarım… Unutmayan Dostları adına…

ÉYNİ PİL VE BİR SOYKIRIM MESELESİ (Awa éyni Pil)
“Éyni Pil: Sana ve Sana hasret olanlar için ve Bize küs kalmaman için…” Ermeni Soykırımı, birçok amaca dayanır. Biz sadece bu amaçlardan birini kısa özet olarak değerlendirelim. Ki bu, en önemli amaçtır… Ermeniler Hıristiyan dinine mensuptur. İsa’nın öğretisine ve İncil’e inanırlar. Tüm Avrupa ve Orta doğu Halkları gibi, Ermenilerde, Moğol ve Haçlı kıyım ve talan seferlerinden nasibini almıştır. Bu gibi Barbar akınların sonucunda Ermeniler değişik bölgelerde yaşamlarını sürdürmüştür. Ve öz yurtlarında yüzlerce kilometre uzak oldukları halde, dillerinde, dinlerinde ve kültürlerinde bir değişiklik olmamış ve yerleştikleri Coğrafyanın Sosyolojik dokusunu bozmamışlardır. Yerleştikleri yerlere kendi Evlerini ve Kiliselerini inşa etmiş, din Öğretilerini devam etmişlerdir. Kiliselerinin yanında Eğitim Haneleri hep var olmuş ve Babadan Oğla süre gelen el sanatları ve ustalıklarını korumuşlar. Ve sanat ve mesleklerini yaşadığı bölgelerin insanlarında öğretmişlerdir. Örneğin: Demircilik ve Kuyumculukta Ermeniler çok başarılıydılar. Özellikle; Diyarbakır ve Elazığ çevresinde yaşayan Ermeniler, daha çok Demir, Bakır ve Altın eritme ve işleme bu bölgelerde çıkan kalıntılarla doğrulanmıştır. Bu meslek ve sanatkârlıkları ellerinde tutan Ermeniler, Müslümanlar tarafından önemsenmiş ve Ticari alışverişlerden doğan dostluk ve kardeşlikleri sıkı sıkıya bağlanmıştır. Var olan bu avantajlardan dolayı zengin ve saygın olmuşlardır. Kelxasi köyünde, nerdeyse bir asırdır var olan Demirci Ustası, daha çocuk denecek yaşlarda iken, Meşhur Bağin’li (Palo Bölgesi) Ermeni Demirci Ustanın yanına, zorlu bir maceradan sonra ulaşmış, burada çıraklıktan başlayarak, uzun süre çalışmış ve demirciliğin sırlarını öğrenerek usta olmuştur. Daha sonra, kendi köyü olan Kelhasi’ye dönerek, Demircilik (Küre) yapmaya başlamıştır. Bu meslek, köyde halen Dededen Toruna devam etmektedir... Ermeniler, genellikle Yaşadığı bölgelerin arazilerini, gerçek sahipleri olan Kürtlerden satın alarak, bu araziler üzerinde güzel yapılar inşa etmişlerdir. Ağaçlık ve Sulak bölgeleri tercih eden Tüccar Ermeniler, su kaynaklarına da önem vermiştir. Alacakaya, Kelxasi köyünde bulunan Éyni Pil, yani Büyük Çeşme: 16 Y.yılın ilk çeyreğinde; Ermeniler tarafından yapıldığı sanılıyor. Éyni Pil, Büyük Ziyaret Dağının eteklerinde yer alan mermer kayaların arasından süzülerek, yeryüzüne çıkar. Suyu çok soğuk olup, halk arasında Karpuz çatlatan su da derler. Öyle ki, elinizi bu suda yarım dakika bile tutamasanız. Büyük Çeşme (Éyni Pil) suyunun çıktığı kaynak yeri, Dikkat çekici güzelliği ile taş ve kireç betondan yapılmış ve suyun çıkış yeri bir mağarayı andıran ve iç kısmı iki metre karelik yuvarlak bir şekle sahip olup, tavanın ortası dışarıya açılan bir delik ve dörtte üçü toprak hendeğe saklı tarihi bir yapıdır. Eskiden, suyun çıkış yeri bazen kapatılıp Bu odaya hapis olan su, tavanda mevcut olan delikten fışkırarak, suyun ulaşamadığı bölgelerde bulunan bağ ve bahçelerin sulama ve de en önemlisi şu an var olmasa da çıkan kalıntılardan anlaşıldığına göre bu tavan deliğinden yükselen su, kırmızı toprak çömlekten yapılma künk denilen kanallardan akarak oraya yakın olan Ermeni Kilisesine suyu taşınırdı. Éyni Pil’in Yakın zamana Kadar kesme bir kaya üzerinde kitabesi bulunuyordu. Her nedense bu kitabe ortadan kayboldu. Veya bilinçsiz kişiler tarafından, tıpkı öteki tarihi yapılar gibi tahrip edildi. Henüz yakın zaman öncesine kadar, Éyni Pil ve çevresi, binlerce çömlek ve işlenmiş taş kırıkların adeta cenneti gibiydi. Soykırımdan sonar o bölgeye özellikle Altın bulma hevesi ile var olan yapılar da tahrip olmuştur. Her bir duvarın ve her bir ağacın dibi didik didik kazılmış, tarihi dokular harap edilmiştir. Tesadüf veya bilerek çıkan Altın, Gümüş veya Süs Eşyaları, Kılıç, Hançer, Ok Ucu, Balta, Kazma, eski tüfek demirleri vs. araç gereçler, bulunmuştur. Komşu Ermenilerin Yerleşim yeri Tüwer Siye (Kara Tut) dediğimiz bölge çevresinden, Remelek suyunun arka taraflarına kadar geniş bir alana yerleşmiş olmaları var olan buluntularla ispatlıdır. Eminiz ki Éyni Pil çevresinde ciddi bir Arkeolojik çalışma yapılsa çok değerli bulgular orta çıkacaktır. Hata Kelhası da birçok kişi, Bağ Bahçelerde gizli kazılar yaparak veya Tarlalarında tesadüfen Hazine denecek kadar değerli eşyalar bulmuş, bunları bilinçsizce satmışlardır… Bir söylentiye göre; Köyün üst taraflarında, Xırba Konak (Harabe Konak Tepesi) denilen yerde çoban çocukların tarlada oyun maksadı ile eşelediği topraktan, tesadüfen bulduğu küplerden çıkan, İsa Meryem heykeli, altın Haç ve altın paralar bulunmuştur. Uyanık köylü, Küplerin boş olduklarını söylese de gizli zenginliği saklanamazdı. Hatta Çıkan o küpler halen evlerde kullanılıyor. Tabi bu ayrı bir hikâyedir… Çünkü bu bölge birkaç yüz yıl Ermenilerin arazileri idi ve bu bölge 1900 yılarında, İttihat ve Terakkicilerin kanlı örgütü olan. Teşkilat-ı Mahsusa (şimdiki Ergenekon Terör Çetesi benzeri) yağmacı çeteleri tarafından zorla alınmış, çevre sakinlerini de kıyımdan geçirerek mallarına el koymuştur. Yüz yıllarca kardeş gibi yaşadığımız, bazen de en iyi çocukluk arkadaşlarımız olan ve köy küçelerinde âşık oynadığımız Ermeni arkadaşımız, belki dinimiz, dilimiz farklı ama insani yönlerimizin ortak olduğu ermeni komşular. Bir gecede gâvur olup canavar Provakte edilmiş ve katli vaciptir denilerek, Kanuni Ali Osman toprakların her karışında, artık bir Ermeni Avı başlamıştır. İttihatçılar, sadece Kelxasi değil. Kalan Son Osmanlı Devletinin dört bir yanında bir katliam başlamıştır. O yörenin yaşlıları çok iyi bilir. Bu gerçekleri birde canlı tanıklarından duymak daha yerinde olur. Ermenileri uçurum boylarından aşağı atmalar. Kurşuna dizip toplu mezarlara gömmeler. Irza geçmeler, mallarını yağmalayıp talan etmeler vs… vs… Güzel kızlarına dokunmayıp zorla Müslüman edip, onlarla evlenmelerin örnekleri sayısızdır. Mesela bir örnek verelim: Kelxasi de bir aile, Anne tarafı Ermenidir. Kızın ailesi iki Abisi hariç Çete elemanlarınca kafaları kesilmiş. Ağabeylerde dağlara saklanıp soykırımdan kaçabilmiştir. Yakın zaman kadar bu erkek kardeşler, kız kardeşlerinin sağ olduğunu öğrenmiş, kendisine yurt dışından belli dönemlerde çok kez para gönderdiği herkesçe bilinir. Bu kardeşlerin üçüncü kuşak torunları ile bizzat diyalog kurulmuştur. Merak eden bu hadiseleri kendi büyüklerinden öğrenebilirler. İşte Bu noktada, yıllar süren kendi çalışmalarımdan, farklı bir yaşam hikâyesi doğuyor… Bir başka örnek daha: Dewa Kıhon (Eski Kelxasi Köyü)’da bulunan küçük dere şelalesinden, onlarca Ermeni canlı canlı uçurumdan aşağı atılmıştır. Bu bölgeler Araştırılsa birçok Ermeni iskeleti ve özel eşyaları çıkar. Bir ispatlı örnek daha verirsek: Elazığın ilçeleri den, Maden - Alacakaya arasında bulunan Mızıl Çayı (Dicle Nehri’nin bir kolu) tepelerinde bulunan ve metrelerce derinliğinde bir çukur mağara var. İşte bu derin çukur mağaraya, Tertele yani 1915 Tehcir kararları dönemlerinde, kadınlı çocuklu yüzlerce masum Ermeni, diri diri bu çukura atılmıştır. İşte bu Ermeni soykırımın en güzel kanıt delilidir. İnanmayan gider, burnunu o çukura sokar. Tabi o utanç kokusuna dayanan olursa… O çukur mağara bir incelense yer yerinden oynar. Bu çukur birkaç kez sözde Define Avcıların hedefi olmuş ama mağaranın içine giren dayanamamıştır. Çünkü içerde halen ölmüş ağır insan cesedi kokusu var. Tabi Avcılar hemen bu maceralarından vazgeçmiştir. Bu yeri, tüm yöre insanı bilir ve anlatır. T.C devletinin siyasileri, öyle bir şey yok, neticede belge de yok diyerek ucuz nutuklarını atarak kendilerinin de çok iyi bildiği bu soykırımı hep inkâr etmişlerdir, inanmak istemeyene alın işte kanıt ve belge… Ama adı üstünde inanmak istemiyorlar. İşte başında da belirttiğim gibi; Ermeni soykırımı, birkaç neden dayanır. Bunlardan bir kısmı bu yazdıklarımız, bir kısmı da Éyni Pilin o buz kesen sularında gizlidir. Éyni Pil; o kadar güzeldi ki oraya bir gelen hep gelir. Orda Serinliğin ve ekmeğin tadı başkadır. Doğası Bereketlidir. Toprağı ve suyu birleşti mi patlamaya hazır tohum yoktur. Meyvesi sebzesi Ohh Şek! Dedirtecek tadındadır. Hele o baharın müjdecileri daldan dala haşarı sincaplar, bin bir renk çiçekler ve bunlara konma yarışında olan kelebek ve arılar… Evet, Bu sebeptendir ki, bazılarının bu var oluşa hazmedememe ve Irk, Döl ve tekçi zihniyet fosfata savaşıdır. Bu güzel coğrafyada kim yaşamak istemez ki tüm dinlerin ve dillerin bir arada kardeş gibi yaşadığı hiçbir ırksal ayrımın yapılmadığı, herkese açık bir Tanrı vergisidir… Ama birlerinin Tekçilik avı ile Milletleri paramparça eden, bu Yecüc ve Mecüc ler, kıyametin asıl habercileridir. Ve biz bunların ne olduklarını kim olduklarını ve amaçlarını çok iyi biliriz. Unutmasınlar ki, Bu Waxşet oyunu biz bozduk… Ve Éyni Pil, bu sure zarfında Ermenilerden alınıp İttihatçıların seçilmiş Memurlarına farklı amaçlar üzerine hediye ediliştir. Tabi bu Türk aile İni pil cennetinde fazla durmamıştır. Çünkü bu uğrusuzlar buraları bir dönem yazlık niyetine kulanmış ve İni Pil o dönem tamamen kurumuştur. Kim bilir belki de olanlara kahrından… Hal böyle iken; Maden ilçesinde oturan bu Aile, Éyni Pil’i Kelxasilı’lara satarak ya da hibe ederek arkasına bile bakmadan gitmiştir. Uzun sure keçilere serin mekân olan kuru Éyni Pil ise, Tıpkı yeni bir ihanetin uyarı haberi ile tekrar dirilmiştir… Éyni Pil; Tarihi dekoru ve buz kesen suyu ile tıpkı Kelesi Dağı gibi, yüzlerce hadiseye sus kalmış ve belki birleri çıkar beni dile getirir öfke sabır ile binlerce yıl olduğu gibi, halen gene o buruk sesizliğinde ve akıyor akıyor akıyor...
BİZE KALAN AWA ÉYNİ PİL… Éyni pil, bir başkadır serinliğin Derininden billur akan buz suyun Senle dalar, senle buz keser etim kemiğim O an suyuna dalar, yüreğinle kucaklaşırım… Yanı başında Remelek senin has dostun Bak bu aralar burnu pek havalı Der benin suyum daha tatlı alacalı Herkes beni sever beni içer Birazda tavrı ukala Boş ver sen olmuş ayyaş serseri. Bilmez ki suyu hapis olalı… Laf aramızda ha! O her gece fesat, şarapçıya dost Ondan çıkmaz bir post İnan ki Herkes Sana dost Suyuna içen der ohh şek! Düşman bile sana olur dost… Cehalet seni talan Gürültü toz duman Derler Bir şey olmaz İnan ki yalan! Başları birer alçak yılan, Hepside senin paran Kurarlar sinsi bir plan Bunlardır bir gece vakti, Özgür savışçılara kıyan Bak ortalık sis, ağızları pis Akıl midesi çıyan Onlardır dona kalan Her tarafları leş kokan Onlardır erken giden Sen sin hep bize kalan… Sen gende onlara et suyunu helal Biz ettik sen etme dese de… Vallahi gene yalan. Sensin AWA ÉYNİ PİL bize tadı kalan…
Delete

eynatoli schrieb am 26. Dezember 2008:
brayın ez aynatoray.lakin kelxasira hesken. çınar şıma zoni. gencno demokrat yo dova. ı'm from kelhası. no memı mikail. ez maxtı çali giy woni işte ez aja ronıştıni. yani hasarut, sevgili eynato ve kelxasılılar hepinze selmalarımı sunar özellikle kelxasi hocamın yazılarından dolayı kendilerine teşekürlerimi bir borç bilirim. sevgilerimle HATIRBU ŞIMA
Sil

YALÇIN BİR DAĞ / Dicleyu-Ferhad
Bexro’nun uçsuz bucaksız karanlığı, Kelxasinin kırpışan uzak yıldız misali ışığı, onu; o köy düğünlerine, hatta Babasının ölümünden haberi olmayan, bir köy düğününde babası ile meydanda karşılıklı govend’leri bir an aklımdan geçti. Dikenli ardıç ağacının altında çömelerek, dayandı avuçları ile silahın namlusuna, Poşisinin arasında kaçak tütününü. Ilık esen rüzgâr; meşe yapraklarına oradan da güneşle kavrulan yanaklarını okşuyordu... Çocukluk ve gençliğin karışık düşleri, uzaktan uzun uzun seyre daldı Kelxasi’yi. Karanlıkta uzak ışıklar, yıldızlar gibi göz kırpıyordu adeta kendisine. Bezende uzak köpek sesleri özlemle karışık düşlere karışırdı. Ferhad tekrar dalardı, geçmişi o tatlı özlemlere. İşte o an geçmişe bir kapı aralandı, zaman adeta boyut değiştirip yıllar öncesine bir koridor oluşturdu. Ferhad kendini dedesinin evinin arka bahçesinde o vişnesi ve inciri bitmeyen meyve ağaçlarında hiç eksik olmayan cıvıl cıvıl kuş sesleri ve kuzu meleşmeleri arasında, özgür Kelxaside kendini bulu verdi… Yaz tatillerinde Ataya ve Toprağa hasret köye giderdi. Akşam yorgunluğunda; Nenesinin pişirdiği Non tok ve Germa do, bir başkaydı damaklarda. Yanında da kızgın kuçılona atığı üç beş top biberi, kaya tuza bandırıp yanında İni Pil'in o iri etli, parçalarken pembemsi domatesi, bir başkadır, ata şefkati ile sevilmek O Welati Kelxaside... Nenesinin özlem dolu sesi ile “bu Emraxımı bu… çi xu mırdaxu bu…” Arada bir der durur tekrarı, sanki kendi yer gibi, büyük bir zevkle okşardı torununun o kıvırcık sert saçlarını, gülümseyince ağız dolu gülüşü, karışırdı yüz mimiklerine. Sohbete dalarken, kulağı zor işten dedesine yarım yamalak Zazasıyla köy inlerdi adeta. Emo hiper aktif bir gençti, kafası da iyi çalışırdı haa! Arada bir nenesini dedesini üzse de, o erkenden kaçardı in cin habersiz, Güleman Diyarbakır’a. Sonra arkasından sayıp söylenirdi bir ton yaramazlık şikâyetler. Bunun için Bir süre ortalık sakin kaçak-kayıp olurdu Emo... Nenesi Naja Xej; “uuu! Em xuri yo tofonu, hetto yerey, ce kuçey döw ni verdonu gerenu. Yo karzı ni kenu…” der durur Nene-Dedesi. Emrah haşarılığın dozunu kaçırınca, çareyi; ortalık Vın! Der tekrar bir süre kaybolurdu. Üç güne kalmaz iki ihtiyar tek kalınca başlar Emrah’a olan özlem ve acımalar-hayıflanmalar, bir birlerine “yok sen çocuğa kızdın, yok azarladın…” sıralanır bir bir öfke eleştiriler. Torun özlemine inat ikisi de, Emrah’ım gelirse bol harçlık veririm teseli sözler… Emrah böyle olunca Kelxasi’de, Diyarbakır da tam bir uçuk bitirim gençlik. Her tarafta her çeşit arkadaş, eksik olmaz satır bıçaklı kavgası. Çoğu zaman kırık kafa, patlak göz, gizli kaçamak eve gelmeler. Başlar sabah kahvaltısında, akşamdan kalan hesap vermeler. Ve sorgular, gençliğin dik kafalı asiliğine yarım kalan lokmalar inadına çarpılan kapılarla ceketi alıp küs gitmeler. Emo dalardı evden kalan o asık asabi suratla bağlar sokaklarına ve at arabaların nal seslerine, karışır kaybolur, koca bir kentin yarlı gürültüsüne. Derken üç beş arkadaşla salardı kendini enteli, danteli, küpelisi bol Ofis semtine, ağabeylerinin deyimi ile; o lümpen burjuva sokağına. Bir dönem derdi, hep takılırken babası subay kızın birine. İnattı belki bir inkârı-kirlenmişliğin kendince bu şekildi bedeli. Bu kente; Çocuk denecek yaşta gençler, bir ülkenin gerçek yüzünü, erken tanır ve bedelleler ödeyerek tanıklık eder. Acıları hep bir tabloda yaşadılar. Bir güvecin ürkekliğinde her an sırtı darbelenir endişesi. Ve de fişlenmişliğe alışık kimlikler, bir darbenin hale ayak izleri, kol gezer sinsi gölgeler, duvarlara yansır kahrolsun birileri, anlatır bir öfkenin sesiz eylemcileri... Onun için hasrettir sevmeler, uzaktan sevmeler aşka uzak kalmalar. Ve o baldan tatlı acı ayrılıklar. Aşkta da vardı, taini- sürgünler… Ve onun içindir, Kara Amid taşları kadar, serttir mizaçlar. Erken yaşta hayatı tanımalar… Pek gülmez yüzleri, hep asıktır suratları, çünkü onlar Bağlar Çocuğu, onlar Amed çocuğu, onlar asi, onlar Mezoptomyanın Yaman Dicleyu-Fırhadı, asık asabi endamları kiminin de eksik olmaz yüzündeki dikişli yaraları, erkeğin şanında olur belinde kamaları. Bütün bir coğrafyanın resmidir her bir yüzleri kimi zamanda ortalık viran olurlar serseri. Ortalık ısınır başlar ara sokaklarda kaçışlar, derken iğrenç düdük, sirenler ve de o ölümün habercisi telsiz sesleri... Hal bu hal iken, Emrah seveni çok olsa bile, oda mecburdu az gülmeye çünkü o bağlar çocuğuydu ve de Kelxasinin ölüme kafa tutan yiğit kartalı. Erken tanıştı olgunluğa, erken tanıştı olgun ağabeylere her biri efsane bilgi küpü, her biri yiğit akıl yükü, bilmezliklerine doyunca arka arkaya gelen yumruklar gibi bir esaretin yavaş yavaş aydınlığı, sislerle kaplı gerçekleri biraz erken tanışsada, siz bilmesiniz hep derdi. Devrimin yüreğini, oysa Deniz’leri de bilmezlerdi ta darağacında sallayıp indirilince… 90-92’lerin başı idi, kara bir bulut sarmış Amed’in her bir dar sokaklarını, kuytularda uğursuz çıyanlar, kan emici kurtçular bir bir pusuda, kıyılırdı genç fidanlara, çığlıklar kulağında tanık oludu Âdemciden çıkmalara, bir din uğruna kezzapla kavrulan o güzellerin yüzleri, hançerlendi ciğerleri, satırdandı bilekleri... O vakitler sanki tanrı bile suskundu, onlar gene ya sabır hep derdi. Elbet derdi, bizi kurtaracak bir elin kendi kolları olacağı nerden bilecekti. Emo tanık oldu ZGL de, taciz tahrike, tanık oldu ispiyon fesada. Keyfi gözaltılar evine bir daha dönmez o dostlar. Birçokların bedenleri kara toprakta, sonra bir uçurumun dibinde kurda kuşa yem konulmuş cesetler, Dijleye boş şişeler değil o yıllar ruhsuz bedenler yüzer failleri beli değil derler... Ape Musa’yı babası ile sevmişti, buruk akil duruşlu resmini asmıştı, evin en çok oturulan salonuna. "bak oğul bu Koca Çınara bile kıydılar..." kitaplara boğulmuştu gençlik o yıllar, caddeler kaldırımlar, dolmuştu korsan kitaplar, doymamıştı korsan eylemler... Diyarbakır cezaevi gibi, bir kasvete bürünmüştü Amed. O ağır yılları sarmıştı her yanı, engerek çıyanlar... Yargısız infazlar, gece yarılarında ev baskınlar, götürlürdü babalar, ağabeyler. Ardında feryat figan çığlıklar, biliyorlardı bu son onları görmeler. Kimleri çok zaman geçmez, bulunurdu yol kenarlarında paramparça bedenler... Doksanlı yıllar Amed de saat 17 dedi mi, ölü bir şehre bürünürdü... Nasıl yetişir ki genç beyinler, kimi kopma noktasına varan özgür fedailer. Ve gene Dijleye akar ölü bedenler. Daralan sokaklarda vurulan Abdulselamlar... Sinsi planlarla kaybolan bin yaşamlar…

sen 3 - 4 yaşındayken, sana alınan 4 telli plastik oyuncak sazı hatırlıyor musun? peki yumurtaları kırıp, içiçe geçirip, karyolanın altında tren yaptığın günü hatırlıyor musun? Osmaniye'de kucakta gezdiğin günleri? gerçi çok küçüktün..kırık not alıp karneni çamaşır suyuyla düzelttiğin günleri. hazar'da gece nöbetlerinde balık tutup gündüz yüzmelerini?

ALTIOLUK, yani Kelxasi:' Bilinen Tarihi; 300 – 350 Yıllık bir geçmişe sahip olan köy, konuştuğu dil Kürtçenin dört lehçesinden biri olan Zazaca (Dımıli)’dır. Kelxasi; Bölgenin farklı farklı yerlerinde kurulup, şu an var olan bölgeye yerleşmiştir. Köy şu an bulunduğu yerden tahmini 300 yıl önce, Eski köy (Dowa kıhon) denilen yerden buraya taşınmıştır. Buradan önceki yerleşim yerlerinde kaç asır var olduğu tam olarak bilinmemektedir. Kelxasi köyü; Adını köyden tahmini 2 kilometre uzakta bulunan ve yüksek sarp kayalık bir dağ olan, Kalesi kayalık tepesinden almıştır. Şu an var olmasa da temelindeki taş kireç kalıntılarına göre: Bu dağın en uç tepesinde kale tipi yüksekçe bir yapının olması, Kelxasi Köyünün adına rivayettir. Eskilerin günümüze gelen söylentilerine göre; bu yapının yüksekliği Bulutlara kadar uzandığı şeklindedir. Tabi ne derece doğrudur bilinmez. Bu bakımdan Kalesi tepesi'’nin önemi; bölgeye dikkat çekici şekilde hâkim rolüdür. 'Yani Kalesi tepesinden Kelxasi adı 'türemiştir. Kelxasi tarihi ile ilgili bilgiler genişçe araştırılmakta ve Kitap çalışmaları devam etmektedir. Altıoluk: (Kelxasi) Elazığ Diyarbakır sınırları arasındadır. Bununla beraber Alacakaya (Ğuleman), Palu ve Dicle (Piron), İlçelerine komşudur. Kelxasi; Ziyar denilen, yüksekçe bir dağın aşağı yamacına kurulmuştur. Ve evleri toprak damlı, kısmen çatılı, kesme taş evlerdir.' 150–200 civarında ev bulunmaktadır. Köy nüfusu, yeni yapılan nüfus düzenlemesine göre 450 civarıdır. Ama bunun yanında köyün büyük bir kısmı; sosyal, eğitim ve kısmen ekonomik nedenlerden dolayı Türkiye’nin birçok büyük illerine dağılmıştır. Altıoluk (Kelxasi); köyü daha önce Diyarbakır’ın Eğil (gil) ve Dicle (piron) nüfusuna kayıtlı idi. Etibank Şark Kromları Maden İşletmelerinin gelişi ve Türkiye’nin Yeni Harita düzenleme Projesi ile köyün nüfus kütüğü, Madene (mehde) ve ardından şu an mevcut olan kaydı, Alacakaya (Ğuleman), ilçe nüfus müdürlüğüne bağlanmıştır. Yani, Diyarbakır’a bağlı olan köy, 1960’larda, Elazığ iline bağlanmıştır. Altıoluk (Kelxasi); köyünün yaklaşık 2,5 km. aşağısından bulunan vadisinden geçen Çay (çem), Alacakaya Sori (kırmızı) dağlarından doğarak ve Köy bölgesi’nin dağlarından da beslenerek Kral kızı Baraj gölüne dolmaktadır. Özellikle, Baraj gölünün en büyük kollarından biri olan Kelxasi Çayı, aynı zamanda Büyük Dicle nehrinin ikinci büyük ana koludur. Son on yıldır yapımı bitmiş ve su toplamaya başlayan Kral kızı Barajı, Dicle ilcesine giden geçiş yollarını tamamen kesmiştir. Birçok Köylünün arazileri de bu baraj sularına gömülmüştür. 'Altıoluk; yani Kelxasi tarih olarak eski bir geçmişe sahip olup. Tarihi İpek Yolu geçiş noktalarına yakınlığı ile bilinir… Bu ziyaretler civar köyler dahi bilinip önemsemekte ve ziyaret edilmektedir. Kelxasi köyünün yakın tarihimizde gelişen bir diğer önemli olayı; Şêx Sait Efendi’nin Oğullarından olan Şêx Meydin, yıllarca Kelxasi’da kalmış ve burada vefat etmiştir. Bu önemli Şahsiyet Cumhuriyet tarihi olarak ta, köyün önemli bir tarih bilgisi konumunda diye biliriz… Köyün çevresinde bulunan Krom ve Mermer; dünyanın en önemli Rezervlerine sahiptir. Köy halkının birçoğu bu maden ocaklarında çalışarak emekli olmuştur. Ve şuanda bile özelikle mermer işletmelerinde çalışanı vardır. Özellikle Vişne rengi mermer, yani Alacakaya Mermer; Kelxasi köyü bu mermer rezervlerinin üzerine kurulmuştur. Dünyada bir numaradır. Köyün bir diğer özeliği de, Eğitim ve Öğretime olan ilgisidir. Bölge köylere nazaran en fazla eğitim ve öğretim kimliği kazanan ve Türkiye’ye mal olmuş, önemli Şahsiyetler yetiştiren köy konumundadır. Türkiye’nin ve Dünyanın dört bir tarafına yayılmış ve birçok kişi, doktora eğitimi almış ve de almaktadır… Kültür: Alacakaya, Kelxasi: Tümgelenek Görenek yapısı, Diyarbakır-Elazığ ili, Kürt-Zaza, gelenek görenek yapısıdır. Köy yemekleri: Patila,(gözleme) İçli köfte, Zerbet, Hasir, Aroşek, Somi, Germedo,(ayran çorbası) Keşkaw, Pındırık, Tırş, vs. önde gelen genel yöresel yemeklerdir... Bunun yanında doğada kendiliğinden yetişen bazı otlarda mevsimine göre yemekleri yapılır. Bunlar: Tar Rezo,(Bağ Otu) Ğazrig, Kenger, Pırpar gibi... Lezzeti harika otlarından da çeşitli yemekler yapılır...
Özünde Tükenmeyenler… (Kelesi'nin Akbabaları)
Gecenin kıyısında O kayalıklara çarpan, uzak kartal çığlığı, O an kanın donduğu, karanlığın yırtıldığı andır… Ve sen, kayalık vadilere doğru akan. Xozek, Kelewek ve Dıjar bir soluk mekânın, Kelesi ise senin öz vatanındır... O asi duruşun, bir milada sığmaz saklı macerandır. hele asaletin, tükensede kırallığın, bir vakit tarih oluşundur… Kartalların mekanı Kalesi, Senin öz ismindir… Diyar diyar kanat çırpsanda Kelxasi senin has yurdundur. Dijley-u-Fıratı menzil bilip aksanda, Göçmen kuşlara takılıp Zagrosları aşsanda, Vakit tamam, dönüşün bir andır. Soyun tükense bile, Zeydan otlağın, Kere Gomi bir nefes soluğundur… Akla eksik olmayan Kelesi, senin has Kiyendir…

23 Ocak 2013

1925 DİRENİŞÇİLERİNİN BIN-XET'E UZUN YÜRÜYÜŞÜNÜN HİKAYESİ


( ARAŞTIRMA VE İNCELEME )


"Aslanlar kendi hikayelerini yazmadıkça, avcıların hikayelerini dinlemek zorundayız."   Afrika Halksözü



* Kürd tarihinde bir sayfadır, Şeyh Said direnişcilerinin bu uzun yürüyüşünde önder kadrolarının çoğu pusuya düşürülerek yakalanmış ve idam edilmiş, türk zindanları tıka basa doldurulmuş, toplu katliamlar, köy yakmalar, sürgünler adeta sıradanlaştırılmış, direnişçilerin aileleri birbirinden habersiz şekilde köşe bucak saklanarak yaşama tutunmaya çalışıyorlardı.

* Çeteler, muhbirler ve o dönem milis huqmat olarak anılan modern korucular ve işbirlikçi çıkar çevreleri adeta türemeye başlarlar.


* Şeyh Said hareketinde ele geçmeyen direnişçi bazı gruplar bu işbirlikçi güruha karşı direnişlerini devam etiririler. Türk devleti ve işbirlikçi çeteler kendileri için korkulu rüya olan bu direnişçiler karşısında zaafiyet gösterince bu defa ailelerine ve yakın çevrelerine yönelirler.

* Direnişçilerin ailelerine sahip çıkmanın, evine almanın, yardım edip korumanın bedeli ya ölüm, ya cezaevi yada sürgündü.

* Kürdistan'da yaratılan güvensizlikle kardeşin kardeşe, babanın oğula kalleşlik yapabileceği bir ortam oluşturulur.

* Özet olarak her tarafta kıstırılmış, nefessiz bırakılmış, ablukaya alınarak ya imhaya ya da teslim olmaya zorlanmış bir avuç kürd direnişçisi ve ailelerinin uzun yürüyüşünden söz ediyorum.

* Kürd ulusalcı ve sosyalist çevrelerin sürekli iki uzun yürüyüşü hep hatırlatır, dururlar. Bunlardan biri Mao'nun uzun yürüyüşüdür, diğeri ise Molla Mustafa Barzani'nin uzun yürüyüşüdür. Her nedense 1925 direnişçilerinin o uzun ve meşaketli yürüyüşünden fazla bahsedilmez. Şimdi bu uzun yürüyüşün hikayesini, tarihi bilgilerini metodolojik ve kronolojik bir yöntemle anlatmaya çalışacağım.


UZUN YÜRÜYÜŞE KATILANLAR HAKKINDA YAZILI VE SÖZLÜ KAYNAKLARIM

Şeyh Said hareketinin bastırılmasından sonra halk arasında Bın-xet olarak adlandırılan Güneybatı Kurdistan'a giden direnişçi gurup ve aileleri hakkında edindiğim kaynaklar şunlardır:

* Dr. Sıraç Bilgin'in kendisine ait olan bilgin.nu sitesinde konu hakkında yazılan detaylı bilgiler,

* Vate dergisinde kırdki/zazaki yayınlanan Yado'nun yaşam öyküsü üzerine çok detaylı araştırma inceleme yapan Ehmed Dirihinin yazılı çalısmasından uzun yürüyüşle ilgili edindiğim bilgiler.

* Bu uzun yürüyüş içinde daha çocuk yaştayken babası ve kardeşiyle yer alan Şeyh Burhaneddin Bilgin'in yayınlanmamış bir röportajından edindigim bilgiler.

* Bu bilgilerin bir kısımı Vate Dergisi'nde, bir kısmı da Ehmed Dirihi'nin Yado üzerine yaptığı araştırma çalışmasında referans olarak gösterilmiştir.

* Bilgi kaynaklarımdan Şeyh Burhaneddin, Şeyh Şerif Efendi'nin kardeşi Şeyh Hüsen Efendi'nin oğlu olup, hâla hayattadır.

* Xalıd Bey'e Cıbri'nin kardeşi Ahmet Bey'in oğlu olan ve bir dönem parlementerlik yapan Dr. M. Emin Sever'den edindiğim bilgiler.

* Hesen Hişyar Serdi'nin kitabından edindiğim bilgiler.

* Şeyh Abdurrahim'in torunu Behram Bilgin'den aldığım kısa notlar.

* İlaveten internet sitelerinden elde ettiğim diğer bazı bilgileri de kaynaklarım arasında gösterebilirim.


DİRENİŞÇİ GRUPLAR HAKKINDA BİLGİLER

* Direnişçi grupların bir kısımı Bın-xet'e gitme kararı alırlar. Bu kararı almaları, kısa bir dönem de olsa rahatlama, köy yakmaların ve coğrafyada yaşanan toplu katliamların biraz hız kesmesini sağlama ve bu süre içerisinde Güneybatı Kürdistan'da örgütlü bir toparlanma yaratarak siyasi ve diplomatik ilişkiler geliştirmek amaçlıdır.

* Şeyh Said direnişçilerinin bu uzun yürüyüşü 1927 yılının sonbaharında başlar. Uzun yürüyüş içinde daha çocuk yaştayken yeralan ve hala hayatta olan Kelaxsili Şeyh Burhaneddin Bilgin, Bin-xete 10-12 gün içinde ulaşıldığını söyler.

* Zaten Xoybun Cemiyeti'nin kongresi ve Bicar Tenkil Hareketi bu döneme tekabül etmektedir.

* Direnişçi gruplardan bir kısımı da bu süreçte Bın-xet'e gitmeyerek, Kurdistan dağlarını mesken tutarak vur-kaç taktikleriyle partizan savaşına devam ederler. Örneğin Botyanlı Ömere Faro'nun grubu, Cansorlu Abdullah Haci, Gırnoslu Haci Kolos, Şeyh Said'in kardeşi Şeyh Tahir'e bağlı guruplar Bın-xete gitmeyi hiç düşünmezler.


******


Bın-xet'e hiç gitmeyerek Bicar Tenkil Hareketi öncesi ve sonrası direniş gösterip şehadete ulaşan grupların en önemlileri şunlardır:

* Botiyanlı Ömere Faro'nun grubu,

* Mıstan'lı Ehmede Hüseyin grubu,

* Gırnoslu Selim Ağa, nam-ı değer Hacı Kolos'un başını çektiği grup,

* Mıstan, Murtezan bölgesinde Evde Uco, Mıstanlı Eminê Miko, Murtezanlı Hüseyin Cewahir, Musayê Mehmed Ali gibi efsanelerin oluşturduşu gruplar.

* Yine Valerli Hacı Sadık Bey ve damadı Darehenili Yusuf Beg'in grrubu Kanireş civarında.

* Cibranlı Kamil Bey ve Çoligli Arif Faris'in grubu Kanireş mıntıkasında.

* Şeyh Tahir grubu Dareheni, Lice ve Hani mıntıkasında ilk akla gelen direnişçi gruplardır.

* Palu Qarebegan mıntıkasında Kasman/Memanlı Hesen Axa gurubu.


******


Bın-xet'e giden ama çıkarılan kandırmaca afa inanmayarak tekrar Kurdistan dağlarına çekilip, direniş gösteren belli başlı gruplardan bazıları da şunlardır:

* Ehmed Begi Cibri grubu,

* Şeyh Abdurrahim'in grubu,

* Hüseyn Begon grubu,

* Şeyh Hüsen Kelaxsi grubu,

* Yado'nun grubu

Bu gruplar içinde Sadiye Telha, Hüs Wasmunu, Yib Mehun gibi efsane direnişçilerin olduğunu da hatırlatmak isterim.

* Şeyh Fahri Bukarki grubu. Bu grup; Lice, Pasur ve Hazro üçgeninde uzun süre direniş gösteren bir gruptur, hareketin en uzun süre mücadele eden gubu olmasına ilaveten eğitim amaçlı bir karargah da inşaa etmişti.

* Şeyh Fahri de Bın-xet'e gşden direnişçiler arasındadır, yaşam öyküsünü merak edenler yazdığım araştırmamı okuyabilirler.

* Şeyh Abdurrahim'in Bin-xet dönüşü grubunda yeralan Liceli Cemilê Seyda, Xalıtê Şerif, LiceMarkeli Mehemdê Xatê, Heci Tayyip, Farqinli Şeyh Misbah Bukarki, Palulu Hesen Ağa, Hilmi Beg Muş, Selheddinê Malla Seydo "Serhedî", Sılê Saliki "Merdin" ve diğer arkadaşları hepsi Bın-xet'ten şehadete uzayan yolculukta birlikte yer alan kürd şehidleridir.

* Dikkatinizi çekmek istiyorum. Şeyh Abdurrahim'in grrubunda yeralan kişilerin her biri Kurdistan'ın farklı ve birbirinden uzak şehirlerindendirler. Bu grubu bir araya getiren ortak değerler kuşkusuz kürdlük mefkûresi ve ulusal bilinçtir.

* Bın-Xet'e giden gruplar içinde yer alan şahsiyetler arasında 20 yıldan uzun süre mülteci hayatı yaşayıp geri gelenler olduğu gibi, ölünceye kadar Bın-xet'te kalarak mülteci yaşamına devam edenler de oldu.

* Bunlardan, Çanlı Şeyh Mustafa, Kelaxsili Abdulhamid Efendi, Dareheni Şemsanlı Malla Hüseyin, Palu Qasıman aşiretinden Memanli Muhiddin Beg (Seyh Abdurrahimin kayınbiraderi) ilk akla gelenlerdir.

* Uzun yürüyüş dışında, Şeyh Said Hareketi'nde yer almış sonradan ülkede yaşama şansı bulamadıkları için Bın-xet'e giderek ölünceye kadar yaşamlarını orada sürdüren Dr. Nureddin Zaza, ağabeyi Dr. Nafiz Yekbun, Madenli Dr. Abbas Arif gibi şahsiyetlere ilaveten Şair Osman Sabri, Kadri Cemil Paşa ve Ekrem Cemil Paşa yı'da bu kategoriye koyabiliriz.

* Şeyh Said Hareketi'nin devam ettiği coğrafya dışında, harekete destek olmayan veya hatta devletin yanında yer alan bazı aşiret ileri gelenleri, din adamları ve önemli şahsiyetler de sürgün olmaktan kurtulamamışlardır.

* Bu kategoriye girenlerden Mutkili Hacı Musa Bey, Kör Hüseyin Paşa, Havreki aşiret lideri Haco Ağa, Ramanlı Emine Perixane ilk akla gelenlerdir.

* Hazrolu Hatip Bey, Rişvan asiret reisi Hacı Bedir Ağa ve kardeşi Zeynel Ağa, Said-i Kurdi, Kinyas Kartal, Ardüşenli Mahmut Bey, Peçarlı Mustafa Bey gibi sahsiyetlerden bir kısımı harekete destek olmadıkları halde ve tarafsız kalmalarına rağmen türk devletinin sürgün gazabından kurtulamadılar.


DİRENİŞÇİ GRUPLARIN BIN-XET'E GİDİŞ GÜZERGAHI VE YAŞANAN ÇATIŞMALAR HAKKINDAKİ BİLGİLER


* Bin-xet' e giden bu gruplar Varto'dan başlayarak Kanireş ve Lice hattından katılımlarla Diyarbekir'ın Gêl/Eğil ilçesi'nin güneyine doğru yönelirler.

* Bu grupta yer alan önemli şahsiyetlerin içinde Cibranlı Xalit Bey'in kardeşleri Selim ve Ahmet Beyler, yakın akrabaları olan Xelil Efendi, Mehemedê Hesen, Hesenê Cafer, Sadiyê Telha başta olmak üzere sadece Cibran aşiretine mensup on kişi üzerinde katılım olur. Varto hattında Cibran aşireti dışında gruba başka katılımlar da olur.

* İkinci ve en kalabalık gurup ise Palu, Dareheni, Çolig, Qarebegan, Piran çevresindeki direnişçiler ve ailelerinden oluşur. Bu grupda Çolig'den başlayarak, Guewdere hattından Züvyer köyü, Ekrag köyü, Ko Spî(Akdağ) ve Qarebegan güzergahından Piran ilçesine ulaşılır. Piran'da Şeyh Abdurrahim ve bağlı grupta ana kola katılarak yürüyüşe devam edilir.

* Bu iki grup Eğil/Gêl cıvarında birleşirler.

* Bin-xet'e giden bu grubun sayısı hakkında kesin bir rakam vermek mümkün değildir. Eldeki verilere göre kadın ve çocuklar dahil 400-500 civarında olduğu yönündedir. Bu kalabalık grubun sayısından daha fazla tahminen 700 civarında at ve katırlarla Bin-xet'e doğru yol alırlar. Binek ve yük hayvanlarının çoğu beraberlerinde götürdükleri yük başta olmak üzere kadın ve çocukların taşımasında kullanılır.

* Şeyh Hüsen ve Şeyh Abdurrahim Efendi'nin içinde bulunduğu Çolig ve Palu ağırlıklı grup Qarebegan güzergahından geçerken türk askerlerinin takibatına alınırlar. Grupların birleştiği Eğil/Gêl ilçesini geçip Erxani güzergahındaki Deştê Gewran'a yetişmeden Çelbiran köyünde konaklanırlar.

* Çelbıran/Kırkkuyular köyü günümüzde Gêl/Eğil ilçesine bağlı bir köydür. Askerler, bu köydeki bazı işbirlikçilerin de destek ve yardımlarıyla direnişçiler ile çatışmaya girer. Bu çatısmada Qarebeganlı Melle Hesen ve iki kürd direnişçisi şehadete ulaşırken, direnişçilere ait 32 at ve katır da öldürülür.

* Direnişçi grup uzun yürüyüşün meşaketli ve zorlu olduğunun bilincinde olduğu için, bir an evvel Deştê Gewran'ı aşıp, Karacadağ'a ulaşmak asıl hedefleridir. Karacadağ'da ormanlık alan olmasa da heryanı büyük siyah taşlar ve korunaklarla kaplıdır.

* Karacadağ'ın tarihi dokusunu bilenler bilir. Evliya Çelebi Karacadağ'ın o asırlık meşe ağaçları insanları soluklandırır, diye yazıyordu. Ama o tarihi dokudan artık eser yok.

* Kürd direnişçilerinin umudu Karacadağ'da bir hüzüne dönüşse de her tarafı kaplayan simsiyah taşlara güveniyorlardı.

* Kürd direnişçileri sadece deşte Gewran ve Karacadağ'daki coğrafyanın korumasız, olumsuz zorluğunu yaşamıyorlardı. Bölgedeki geçişlerde bazı işbirlikçi aşiretler de direnişçi grubun yolunu kesip, talan ve zarar verip, devletin gözüne girmek için adeta yarışıyorlardı.

Bu konuda Yaşar Karadoğan "Burukiler ve son Buruki !" başlıklı makalesinde şunları aktarmaktadır:

* Deşte Gewran ve Karacadağ çevresinde Bucak aşiretinin bir kolu olan Osman Paşa'nın kabilesinden Sabri Gürmen 1925 direnişçi guruplarını Siverek Kaynak Köyü civarında durdurmak istemiş, çıkan çatışmalarda kendisi ‘Bişe’ adlı atının üstünde sağ omuzundan yaralanmış, ama ‘asi’ kandaşlarının da peşine düşmüş Üçkuyu köyüne kadar.

* Bucakların bu yardımına rağmen sürgün olmaktan kurtulamamşılar.

* Musa Anter hatıratında kısa da olsa Şeyh Said direnişçilerine ait kafilenin Nusaybin/Akarsu köylerine yakın geçişlerinde mağaralarda nasıl saklandıklarını ve yaşadıkları zorlukları dile getiriyor.

* Ayrıca Haco Ağa'nın Haverkiaşireti sınır boyunda direnişçi bu gruba karşı tavır alır.

* Direnişçi grubun şanssızlığımı diyelim hiç ağaç olmayan Diyarbekir, Urfa, Mardin hatlarını birbirine bağlayan stratejik Karacadağ deyip geçmeyin.

* Bu grubun orada düşürdüğü uçak kürd tarihinde bir ilktir. Karacadağ bu ilkin yaşandığı tarihi kadar coğrafyasıyla bu direnişe tanıktır.

* Karacadağ o fazla bilinmeyen ve yazılmayan Bın-xet yürüyüşünün türküsünün söylendiği yerdir. Büyüklerimizin o uzun kış gecelerinde anlattığı hikayelerde adı hep saklı ve kaçak geçerdi. Kürd dengbejlerinin o yanık seslerinde bu anlatılanlar hep saklıdır.


*****


O gün için genç ve partizan bir direnişçi olan Kelaxsili Abdulhamid Efendi'nin oğlu Dr. Sıraç Bilgin sitesinde bu uzun yürüyüşü şu cümlelerle ifade ediyor:

"Karacadağ, kürd direnişçilerini misafir etmiş, korumuş, talan edilmelerine geçit vermemiştir. Büyüklerimiz, o uzun yürüyüşün direnişçileri uçakların Deşte Gewran ve Karacadağ semalarında ses ve görüntülerinin belirlendiğini fark ederler. Grubun başında olan komutanlardan Şeyh Hüseyin uçağa karşı bir şey yapamazlarsa bu işin bir bozgunla sonuçlanabileceğini düşünmeye başlamıştı. Bu nesneyi düşürmeyi denemeliydi, ama nasıl?

Durumun dayanılmaz bir hal aldığı 5. günün akşamına doğru Şeyh Hüseyin bir arkadaşını yanına çağırdı. Önünü işaret ederek 'otur' dedi. Arkadaşı pek bir şey anlamamıştı. Kafilenin bu en tecrübeli lideri arkadaşının yönünü, uçağın her zaman belirdiği, Ruha (Urfa) tarafına çevirdi. Kendisi ayakkabılarını ve çorabını çıkararak sağ ayağını arkadaşının omuzuna koydu. Beşlisinin namlusunu ayağının baş ve ikinci parmaklarının arasından geçirdi. Beklemeye başladı. Uçak nihayet belirmişti. Şeyh Hüseyin 'an bu andır' diyerek bir besmele çekti, dikkatle nişan aldı ve tüfeği ateşledi. Tam isabet! Uçak yanarak düşmüştü. Bu bir zaferdi. Olayı gören aşiretler, büyük bir telaşa kapılarak dağıldılar. Az sonra ordu birlikleri de dağıldı. Düzenli orduya karşı o zamana kadar kazanılmış en net zaferdi bu. Yol yeniden açılmıştı. Artık Binî Xêtî ile aralarında hiç bir engel kalmamıştı. Oraya gidecek, kışı geçirecek ve bahar vakti geldiğinde hazırlıklarını tamamlamış olarak geri döneceklerdi."



*****


Düşürülen uçakla ilgili bir başka anlatımı da Ahmed Dirihi'nin Vate Dergisi'nde yayınlanan çok kapsamlı çalışmasında yer alan bilgilerden aktarıyorum:

"Çelbiran köyündeki çatısmalarının sonunda, direnişçi guruplar Gewran ovasından Karacadağ'a ulaşırlar. İki Türk uçağı Karacadağ semalarında görünmeye başlar. Direnişçi gruplar Mergmir mıntıkasında kürdçe olarak bilinen Kura Manga ile Kura Mandele denilen yerde mevzilenmişler. Yado mevzisinde sırt üstü yatar vaziyette tüfeğinin kayışını ayak parmaklarına dik gelecek şekilde tutturup, uçağa nişan alır ve ateş eder. Uçak darbe alarak Karacadağ'ın o yüksek ve taşlık alanına düşer. Karacadağ çevresindeki köyler halen de o bölgeyi Yado'nun uçak düşürdüğü yer olarak anarlar." Bu bilgiler Siwerekli Eyüp Milli'den alınmıştır.

* Ahmed Dirihi ile Dr. Sıraç Bilgin'in uçak düşürme olayında aktardıkları bilgiler farklıdır. Dr. Sıraç Bilgin olay Gewran ovasında olduğunu, uçağı Şeyh Hüsen düşürdüğünü yazarken. Ahmed Dirihi olayın Karacadağ'da bahsedilen mıntıkada meydana geldiğini ve uçağı Yado'nun düşürdüğünü yazar.


*****


* Karacadağ çatışmasından sonra bir günde Karakeçilli aşiretinin dağın eteklerindeki köylerinden Kürdçe Qeşe denilen Dırih Ağa'ya misafir olurlar. Yöredeki aşirete mensup bazı duyarlı insanlar Şeyh Hüsen Kelaxsi'ye ve grubun diğer öncülerine sırtınızı bu ağaya fazla vermeyin, güvensiz biridir ,derler. Grup Karacadağ'dan Mardin hattı üzerinden Bın-xet'e doğru yol alır. Ağa, direnişçi grubun peşine silahlı adamlarını takar. Şeyh Hüsen ve Hasenî Begon geriye dönerek; "artık geri dönün, yaptığınız iyilik için teşekkür ederiz" derler. Ağa'nın adamları geri dönmez, takip etmekte ısrar ederler. Hüsen Efendi, Hasenî Begon'a; "Öğren niye böyle yapıyorlar" der. Onlar da sizi korumak için bunu yapıyoruz, derler. Hese Began silahını bunlara doğrultur "Tellak ! geri dönmezseniz kurşunları kafanıza sıkıp, beyinlerinizi dağıtırım" der. Aşiretin silahşörleri korkudan geri dönerler. Gurup uzaklaştıktan sonra arkadan birkaç el ateş ederler. Burada rivayet odurki devlet demesinki bu savaşçılara yardım etmişler, hatta çatışmaya bile girmişler, mesajını vermek istemişler.


* Cibranlı Ahmed Bey'in oğlu Dr. M. Emin Sever'in uzun yürüyüşle ilgili aktardığı anekdotu aktarmak istiyorum.

* Kürd direnişçi gruplar Bın-xet'e yaklaştıklarında iki direnişçi kürd grubu arasında yanlışlıkla bir çatışma çıkar. Bu çatışmada Cibranlı Xalit Bey'in kardeşi amcam Selim Bey şehid olur. Bu gruplar Fransız kontrolündeki Bın-xet'e geçtikten sonra ikiye ayrılırlar. İleri gelen öncü kadroları Resulayn şehrine gönderilirken, diğer grrubu farklı yere dağıtırlar.

* Xalit Bey'in diğer kardeşi babam Ahmet Bey'in ismi Suriye'de (Bın-xet) güvenlikten dolayı değiştirilip Abdullah oluyor ki; Cigerxun da öyle bildiği için anılarında babamdan Abdullah diye bahs eder. Bunlar Xoybun'a katılıyorlar ve çoğu üye oluyor. 1928 affıyla da ülkeye dönüyorlar.

* Ahmed Bey gelince Xoybun Cemiyeti'nin amblemini taşıyan bir külahı uzun süre takıyormuş. Bu külah daha sonra kayboluyor.


*****


* Direnişçi grup Karacadağ yürüyüşünü tamalayarak sınırın yakınına ulaşırlar. Sınırın türk tarafında Haco Ağa'nın Havreki aşireti başta olmak üzere hepsi devlet yanlısı tavırları tavırları nedeniyle direnişçilere yardım etmezler.

* Musa Anter de hatıralarında direnişçilerin kendi köyünün dağlık alanlarında ve mağaralarda çektiği sefalete kısaca da olsa değinmektedir.

* Yanlız sınırı geçerken bölgede bazı Arap aşiretlerine mensup bazı çete ve talancılar direnişçi kürd gruplarını arkadan kuşatarak Kelaxsili iki kardeş (Hasan ve Yusuf Zeyn) ile Palu Şeyhpiran köyünden Ehmed ile Seraçurlu Hüseyin olmak üzere dört kişi şehid ederler.


DİRENİŞÇİ GRUPLARIN BIN-XET'TE TOPARLANMA VE SİYASİ FAALİYETLERİ

* Kuzey kürdlerinin yakın tarihimizde de hinterlandı (arka bahçesi) olan Suriye Kurdistanı o dönemlerde Fransızların kontrolündeydi.

* Kuzeyden 1925 öncesi ve sonrası giden kürd direnişçileri başta olmak üzere, hain ve türk devletine yardım edipte yaranmayan kürd aşiret reislerinin de sığınma mekanıydı.

* Xoybun Örgütü'nün kurulması 1927 yılının son aylarında oluyor. Bedirxanilerin, Haco Ağa'nın başını çektiği grupla Şeyh Said Hareketi'nin yakın çevresi arasında Xoybun içinde siyasi çekişmeler başlar.

* Bedirxanilerin başını çektiği grubun Ermeni/Taşnak Örgütü'nün ittifakı ile Şeyh Said Efendi'nin oğlu Ali Rıza Efendi, Şeyh Mehdi ve Liceli Fehmi Bilal'in başını çektiği grup arasında fikir ayrılığı yaşanır. Şeyh Said'in yakın çevresi Xoybun'dan ayrılırlar.

* Xoybun'nun Beyrut'taki ikinci kongresine Yado ve Sadiyê Telha da katılırlar.

* Celadet ve Kamuran Bedirhan kardeşlerle Yado ve Sadiyê Telha'nın beraber ulusal elbiselerle "Şal u şapıkla" çektirdikleri ve kürd kaynaklarında bulunan fotoğraf Xoybun toplantısında çekilir.

* O dönemde Şeyh Said Efendi'nin kardeşleri ve çocukları Bın-xet'e uzun yürüyüş öncesi İran üzerinden ayrı bir yürüyüşle giderler.

* Simko Ağa ve İran devletinin gazabına uğrayan bu grup, Irak Kurdistanına giriş yaparlar. İngiziler Şeyh Ali Rıza Efendi'nin Bın-xet'teki Xoybun Cemiyeti'nin toplantısına katılımını engeller. O yüzden Xoybun'un toplantısına bu grubu temsilen Liceli Fehmi Bilal ve Şeyh Mehdi Efendi katılırlar.

* Şeyh Said'in kardeşleri ve çocuklarının bulunduğu grup 1928 yılında çıkarılan af yasasıyla ülkeye dönerler. Yado, Cibranlı Ahmed Bey, Şeyh Hüsen Kelaxsi, Sadiyê Telha, Liceli Fehmi Bilal başta olmak üzere grubun büyük çoğunluğu ülkeye dönüş yaparlar.

* Şeyh Said'in kardeşi Selahaddin Fırat sürgünden dönmez. Devlet çaba harcayıp af kanunundan yararlandırma güvencesi verir. Şeyh Selahaddin ülkeye döner ve gizli cemiyet kurmaktan ( Cemiyet-e Şimal Kurdistan ) dolayı yargılanıp, tutuklanır. Cibranlı Ahmed Bey de bu davadan tutuklanıp, beraat eder. Bu davadan yanlız Sadiyê Telha 1942 de Sivas'ta idam edilir.

* Ayrıca Şeyh Abdurrahim'in torunundan edindiğim bilgilere göre dedesini Bın-xet'te siyasi çalısmalarına devam eder. Hatta Kurdistan İslam Partisi ismi altında bir örgüt kuruyor. Bu parti hakkında fazla bir şey bilinmiyor. Yakında Şeyh Abdurrahim Efendi'nin oğlu Feyzi Bilgin nin çıkarcağı kitapta babasının kurduğu bu parti hakkında detaylı bilgiler vereceğini duydum.

* Şeyh Abdurrahim de 1937 yılında Dersim Hareketi'ne destek vermek için örgütüne mensup grubuyla ülkeye giriş yapar, yapılan ihbarlar sonucunda Bismil cıvarında şehadete ulaşırlar.

* Kürd direnişçileri Bın-xet'te kaldıkları dönemlerde hiçbir zaman boş durmazlar, siyasi çalışmalarına kurmuş oldukları parti, örgüt ve cemiyet aktiviteleriyle devam ederler.


İKİ KÜRD UZUN YÜRÜYÜŞÜ ARASINDA BİR MUKAYESE

* 1925 direnişindedki uzun yürüyüşü kürdler fazla bilmediği gibi fazla bir şey de yazılmadı. Oysaki Molla Mustafa Barzani'nin uzun yürüyüşü üzerine kitaplar yazıldı.

* Şeyh Said hareketinin direnişçilerinin uzun yürüyüşüne mekan olan coğrafya hem elverişli değildi hem de yol güzergahındaki aşiretler ve bağlı köylerden destek almadılar. Aksine bu aşiretlerin ihbar, talan ve saldırılarına maruz kaldılar.

* Molla Mustafa Barzani'nin uzun yürüyüşünde ise sınırdaki zikzakların yanında kürd aşiretlerinin yardımını da alıyorlar. Yanlız Sovyet sınırına yakın Celali aşiretinden destek almazlar. Ama karşılıklı çatışmaya da girmezler.

* Şeyh Said Hareketi'nin direnişçi grubu içindeki kişilerin hem aşiretleri farklı, hem bir kısmı kurmanc, bir kısımı kırd/zaza kesimden oluşuyor. Ayrıca gurubun içindeki ailelerin, kadın ve çocukların sayısını çıkarırsak nicel olarak çok küçük bir grup kalır.

* Barzani'nin yürüyüşünde savaşçı erkekler ve hemen hemen tümü Berzan aşiretine mensup 500 kişinin üzerinde bir sayıya ulaşır. Kısaca aileler, çocuk ve kadınlar yoktur.

* Molla Mustafa Barzani'nin 1947 yılında başlattığı yürüyüşün mesafesi sınırdan Sovyetler'e kadar 400 km. uzunluktadır, oysaki Varto ve Kanireş'i uzun yürüyüşün başlangıç noktası olarak kabul edersek, arda Bin-xet'e kadar tahminen 600 km.lik bir mesafe vardır.

* Bu uzun yürüyüşün en önemli noktası da direnişçilerin Bın-xetê çok az kayıpla varmaları ve ilk türk uçağını düşürme şerefine ulaşmalarıdır. Bu kadar dezavantaja karşı bu grubun kazanımları, meşakatli yürüyüşü ve direnişi bugüne kadar ne konuşuldu ne de yazıldı. Bu durum oldukça düşündürücüdür.


SONUÇ:

* 1925 direnişçilerinin bu yürüyüşü, tıpkı Mao'nun ve Molla Mustafa Barzani'nin yürüyüşleri gibi bir hakikat arayışıdır.

* İnsan iradesi bu yürüyüşlerde defalarca sınanmış, engelleri, zorlukları aşa aşa zafere defalarca ulaşılmıştır.

* Şeyh Said hareketinde direniş gösteren ve uzun yürüyüşe katılan bu insanların yaşadığı coğrafya çok geniş, aşiretler farklı, kullandığı lehçeler kurmanci ve kirdki/zazaki olabilir.

* Ama şu bilinmelidirki direnenlerin soyağaçları bir, ebeveynleri kürd coğrafyası, direnişçi statüsü, sınıfı ister Bey, Şeyh, Ağa, isterse sıradan bir köylü olsun veya Mıstanıj, Botyanıj, Solaxi, Cibri, Zikti, Azıj, Guewdereij şeklinde farklı aşiretlerden olsunlar, hepsi kürdlük vadisinin zenginliğine, renkliliğine sahip olup, aynı ruh ve heycanla direniş göstermişlerdir.

* Şeyh Said hareketinde direniş gösteren grupların bilinmiyen bu uzun yürüyüş hikayesinde derlediğim bu bilgileri sizinle paylaştım.

* Kürd kamuoyunun taktirine bırakıyorum. Bu konuda derlediğim bilgilerde eksik ve yanlışlıklar mutlaka vardır.

* Ve bugüne kadar belki de duymadığınız bilgiler de olabilir. Bu bilgileri sözlü kaynaklardan elde ettim.

* Uzun yürüyüş üzerine katkı sunup ,yanlış ve eksikliklerimin düzeltilmesi ve doğru bilgileri bizimle paylaşacaklara şimdiden teşekkür ederim.

Son söz, kendi ulusumun tarihinde fazla bilinmiyen bir sayfayı derledigim bilgi kaynakları yeterli olmasa da sizlere anlatabildiysem, kendimi mutlu ve huzurlu sayacağım.

Selam ve saygılarımla.