Kûy a Spî

29 Ocak 2015

Sarıcanlılar'in tarihi /Avukat Abdulkadir Sari (alinti)

Sarıcanlılar
31 Ağustos 2013 ·

Avukat Abdulkadir SARI'nın Sarıcan Tarihiyle ilgili www.saricanlilar.com sayfasında yayınlanmış olan yazısı
SARICAN ( SARCON ) BELDESİ ( KÖYÜ ) TARİHİ:
A.KÖKEN VE KURULUŞU:

Sarıcan Köyü’nün ne zaman kurulduğu ile ilgili elimizde yazılı bir belge yoktur. Uzak geçmişi, yaşlılarımızdan aldığımız bilgilere göre aktarabiliriz. Bunların çoğu rivayetlere dayanmaktadır.
Sarıcan Köyünü kuranlar kimlerdir? Nereden gelip köyü kurmuşlardır? Köyün kuruluşu hangi yıllara gitmektedir? Sorularına net cevap vermek mümkün değildir.

Sarıcan köyünü kuranlar, bir iddiaya göre, Adıyaman’ın Gerger ilçesinden gelip önce Dersim’e (Tunceli), daha sonra da Karakoçan ilçesinin Dilimili (Tekardıç) köyüne yerleşmiştir. Sar adındaki köyün atası, çok sevdiği erkek çocuğunun Dilimili köyü kenarından akan Sarıcan Deresi’nde (Oxu Deresi), sel sularına kapılıp boğulmasından sonra, bu derenin kaynağına yerleşmeye karar vermiştir.

Bir diğer rivayete göre ise, köyü kuranlar, Adıyaman’ın Gerger ilçesinden değil, doğrudan Dersim’den gelip önce Dilimili köyüne, oradan da Sarıcan deresinin kaynağı olan Derey Gawzeran’a (Ceviz Deresi) yerleşmiştir.

Bingöl ili, Merkez Sancak Bucağı ile, Kiğı ilçesi arasında “Karér” olarak anılan bölgede Yurtsever – Küçükağaoğlu soyadlı, halk arasında Kurmanci lehçesi ile “Mala Ağayı Qıcık “ olarak bilinen geniş ailenin yaşlıları; Sarıcanı kuran şahıs ile atalarının iki kardeş olduklarını, bir kardeşin Sarıcan’a yerleştiği, diğer kardeşin de Karér’e gelip yerleştiğini söylemektedir.

Karér bölgesine yerleşenler, Dersim Zazacası konuşmaktadır. Dersim’in Nazımiye ilçesi Civarik köyünden, Karakoçan ilçesinin Xallan (Koçyiğitler) köyüne bağlı, şimdi mezra olan Xormek köyüne göçmüş; oradan da Karér’e gidip yerleşmişlerdir. Geçmişlerinin 350 yıla dayandığını söylerler. Xormek aşiretine mensup olup Alevi inancına sahiptirler.

Dilimili köyü ise, eskiden yerli Kürtler ile dört Ermeni ailenin birlikte yaşadığı bir köy olarak bilinir. Xormek köyü (mezrası), Dilimili köyüne 5 km uzaklıktadır.

1936 yılında, Karakoçan adı ile ilçe yerleşim yeri olarak kurulan, şimdiki Karakoçan Tepe Mahallesi’nin ise Ermenilerin yerleştiği DEP adı ile bilinen bir Ermeni köyüydü. Yörede yaşayan tüm insanlar Karakoçan adı verilen yeri Dep olarak bilirler. Sarıcanlılar, “ Biz Karakoçan’a gidiyoruz demez.”.,“ Ma şen Depı “ derler.

Sarıcanlılar, Sünni olup, Şafii mezhebine mensupturlar. Palu - Bingöl yöresinde konuşulan Zazacayı konuşurlar. Baiki aşiretine mensup olduklarını söylerler. Kiğı-Yayladere-Çan yöresinde Baikiler vardır. Karakoçan yöresinde Sarpıça (Hamurkesen) köyü de Baiki’dir.

Köyün kurucusu SAR, tahminimizce 1750 yılları civarında, Oxu Deresinin kaynağı olarak, dört derenin birleştiği (Derey Xelef, Dero Xıwerı, Derey Gewmman, Derey Ğeybi ) Ceviz Deresi’nde ev inşa edip yerleşmiştir. Xelef Deresinin kenarında halen çıplak göz ile görülebilen, 7-8 kadar bina enkazı olduğu bilinmektedir. Bu evlerin, köyün kurucusu Sar ve çocuklarının yerleştiği ilk evler olduğu düşünülmektedir. Halen Sarıcan’da yaşamakta olan, “Yıldız” soyadlı, Şéxanların atalarından 3-4 ailenin de orada Sar’dan önce yerleşip, yaşadıkları ve geçimlerini hayvan besleyerek sağladıkları anlatılmaktadır.

Yine bir rivayete göre, büyük dedemiz Sar ile Şéxanlar arasında bir kız kaçırma olayı nedeni ile gerginlik yaşanmış ve bu nedenle Sar dedemiz buradan ayrılmaya karar vermiştir. Yine iddiaya göre, Ceviz Deresi’nden ayrılmaya niyetlenen Sar, Sarıcan Deresi’ne bir elma bırakmış ve bu elmanın durduğu, eski Sarıcan köyünün bulunduğu yere, yerleşme kararı almıştır.

Sar ve çocukları, orman’ın, meyvenin ve suyun bol olduğu bu yeni yerleşim yerinde, hayvancılık ve çiftçilik yaparak geçimlerini sağlamıştır. Sar’ın beş erkek çocuğu olmuştur. Adları Ramazan (Remo), Bekir (Beko), Qem (Qemo), Emer (Ömer), ve Mirxan’dır. Sar’ın oğulları ve torunları zaman geçtikçe çoğalmaya başlamış; yıllar geçtikçe her kardeşin çocukları artmıştır. Ramazan’ın çocukları Ramanlar, Bekir’in çocukları Bekiranlar, Qem (Kamer)in çocukları Qemanlar, Emer’in çocukları Emeranlar, Mirxan’ın çocukları da Mırxananlar kabilesi olarak adlandırılmıştır.

Eski Sarıcan köyü yerleşim yerinde, her kabile evlerini köyün belirli bir tarafında yoğunlaşacak şekilde yapmıştı. Eski köy, yukarı ve aşağı mahalle olarak ikiye ayrılırdı. Merge Şeynan, Merga Çıqer, Kırıngewl ve Kayabaşı olmak üzere dört yaylaları vardır. Köy halkı yaz aylarında hayvanları ile bu yaylalara çıkarlardı.

Sarıcan Deresi üzerinde kurulan yedi adet su değirmeni, tüm yöre köylerinin kışlık buğdaylarını öğüttüğü önemli yerlerdi. Eskiden hazır un olmazdı. Köylüler ektikleri buğdayları sıra alarak Sarıcan’daki değirmenlere getirirdi. Değirmenci, öğütme payı adı altında ücretini buğday olarak alırdı. Buğday sahibi de kışlık ununu eve götürüp ambarlara doldururdu. Su değirmenleri çevre köylere büyük hizmetler verirdi.

B. OSMANLI’NIN SON DÖNEMİ:

1900 yılına gelindiğinde Çabaxçur’a (Bingöl) bağlı dokuz köyden oluşan Şirnan aşireti ile Sarıcanlılar arasında Hesarek yaylası kavgası başlamıştır. On yıl süren yayla kavgasında toplam 31 kişi öldürülmüştür. Ölenlerin 10’u Sarıcanlı, 21’i ise Şirnan köylerindendir.
Barut ve kurşunun namludan doldurulduğu, çakmaklı tüfeklerin kullanıldığı, gündüzleri karşılıklı silahlı çatışma, geceleri modern gerilla savaş taktiklerinin denendiği bu on yıl, çok acıklı, dramatik olaylar ile doludur. Neyse ki bu aşiret kavgası, barış ile sonuçlanmıştır.

1915 yılına gelindiğinde, bölgede yaşayan Ermenilere karşı, Osmanlı Devletinin yönetiminde bulunan İttihat ve Terakki’nin de göz yumması ile katliamlar başlamıştır. Suriye’ye göçe zorlanan bu toprağın Ermenileri’nin büyük bir kısmı yollarda katledilmiştir. Sarıcanlılar bu katliama hiçbir şekilde katılmamıştır. Aksine, Yığ köyünde yaşayan Ermeniler ile kirve olduklarından, onları himaye etmişlerdir. Bu dönemde Sarıcanlı birkaç erkek de Ermeni hanımlar ile evlenip çocuk sahibi olmuştur. Adı Fatma (Faté Aznavuron) ve Güllü (Gülé Markaran) olan bu hanımların Ermenice adlarını kimsenin kullanmadığı, onların bir nevi asimile oldukları bilinmektedir.

Çarlık Rusya orduları, 1916 - 1917 yıllarında Kiğı, Solhan, Karlıova’ya kadar geldiklerinde Sarıcan Köyünün eli silah tutan gençleri milis kuvvetlere yazılmıştır. Bu gençler, Şeyh Şerif komutasındaki milis güçleri olarak, gündüzleri saklanıp, geceleri ise Rus ordu birliklerine küçük timler halinde vur kaç saldırıları yapmıştır.

C. CUMHURİYET DÖNEMİ:

Cumhuriyet kurulup, 1924 Anayasasının kabulünden sonra, vaat edilen haklarını alamayan Kürtler, 1925 yılının Şubat ayında Şéx Said ayaklanmasını başlatmıştır. Şéx Said Ayaklanmasına katılanların % 90’ı Zaza kökenli Kürttür. Bunun dışında sadece Diyarbakır ve Muş-Varto yöresinde Kurmanci lehçesini konuşan Kürtlerde katılmıştır. Hareketin arkasında Azadi örgütü bulunuyordu. Bu örgütün lideri de Cıbranlı Miralay Halit Bey’dir. Halk hareketinin manevi liderleri Palulu Şéx Said, Sivanlı Şéx Şerif, Melekanlı Şéx Abdullah ve Piranlı (Dicle) Şéx Abdurrahim’dir.
Sarıcanlılar da Elazığ’ı işgale giden kuvvetlerin komutanı şéx Şerif’in kuvvetlerine katılmıştır. Palu ve Xarpét (Elazığ), Şéx Şerif ve Yado’nun askerleri tarafından işgal edilmiştir. O tarihte Elazığ’da okumakta olan Sarıcanlı gençler de akrabalarına katılmıştır. Sarıcanlı öğrencilerden Hamit ve katılanlardan Keko adındaki iki kişi, bu çatışmalarda Elazığ’da vefat etmiştir.

Ayaklanma başarısızlıkla sonuçlanınca, askeri birlikler Elazığ’dan Çabaxçur’a (Bingöl) giden Karayolunun sağ tarafını isyan bölgesi ilan ederek, ferman çıkarmıştır. Askerler köyleri yakmış ve insanları katletmiştir. Komşu Baçuğ (Bahçecik) köyünde bir araya toplanan 21 kişi askerlerce silahla taranarak, süngülenerek öldürülmüştür. Ölenlerden bir tanesi İbrahim Mexson (Bulanık) Sarıcanlıdır. Cesetlerin altında, dokuz süngü yarasına rağmen sağ kalan Hacı Mustafa Yıldız, günümüzden 20 yıl kadar önce vefat etmiştir.

Şadi Aşireti reisi ve Oxu ağası olan Necip Ağa, ayaklanma sırasında devlet yanlısı olduğu için, onun bölgesine askerler karışmamıştır. Sarıcanlılar, Dersim saldırılarına karşı Necip Ağa’yı koruduklarından, Necip Ağa da, adeta bir minnet borcu olarak, katliamdan korunmaları için Sarıcanlıların kendisine ait olan köylere sığınmalarını istemiştir. Palu, Kovancılar bölgesindeki köylerin insanlarını altın para karşılığında, kendi bölgesine kabul eden Necip Ağa, Sarıcanlılardan para almamıştır.

Sarıcan Köyü halkı, canlı hayvan ve taşınabilir eşyaları ile Necip Ağa’ya ait Kalecik köyüne sığınmıştır. Kalecik köyüne sığınanlar canlarını kurtarmıştır. Ancak, Sarıcan halkından iki kişi köyü terk etmeyeceklerini, orada kalacaklarını söyleyerek köyden çıkmamıştır. Bu iki köylümüzün adları İbrahim Hom (Sait Aytar’ın dedesi) ve Xal Wısıf’tır (Kadir Özçelik’ın dedesi).

Sonuçta askerler köye gelmiş, Dersim’den gelen talancıların eşliğinde köyü yakmışlardır. Köydeki iki yaşlıyı şimdiki Qandil mevkisindeki Yol Bakımevi’nin olduğu yere kadar götürüp, orada öldürmüşlerdir. Cesetlerini de Nisan ayının coşkun Xelef Deresi suyuna atmışlardır.

Kadınları ve çocukları Kalecik köyüne bırakan Sarıcan Köyü erkekleri, eski köyün bitişiğindeki yoğun meşe ormanında saklanmışlardır.

Askerlerin köyü terk edip, Bingöl’e doğru hareket ettiğini görünce, köylerine gitmiş, yanan evleri söndürmeye çalışmışlardır. Köyde kalan iki yaşlı insanı ararken cesetlerini Xelef Deresi kenarında bulmuşlardır. Her ikisini de Xelef Deresi’ndeki yarmanın yakınında, dere kenarına gömmüşlerdir. Mezarları hala oradadır.

Cumhuriyetin ilk 10-15 yılı içerisinde, tek parti döneminin baskıları ve ekonomik sıkıntılar nedeni ile Sarıcanlıların yaşamları yokluk içinde geçmiştir. Bir kısmı o dönemde Fransız sömürgesi olan Suriye’ye canlı hayvan götürüp satarak; bir kısmı da kendi bölgelerinde çobanlık ve çiftçilik yaparak geçinebilmiştir.

Sarıcanlıların tarihinde ne yazık ki kavgalar ve kan davaları da yer etmiştir. Mayıs 1949 yılında bir kız kaçırma olayının ardından, Sarıcanlı Hacı Resul Aydın’ın oğlu Hasan Çavuş (Aydın), Gazikli Hasan Çavuş tarafından öldürülmüş; iki köy arasında uzun süren düşmanlıklar başlamıştır. 1974 yılında ise Sarıcanlı Hasan Çavuş’un yeğeni, Bingöl merkezde Gazikli Hasan Çavuş’u öldürmüştür. Bir süre sonra da Gazikliler de eski Sarıcan köyü durağında, başkasına benzettikleri Halit Polat’ı öldürmüştür. Bu olaydan sonra, taraflar barışmıştır.

Sarıcanlılar ile Palu-Okçiyanlılar arasında da, Mendik yaylası için uzun süren kavgalar olmuştur. Köyler arasında en son 1952 yılında meydana gelen silahlı kavgada, Sarıcan’dan Nusrettin Adıgüzel, Okçiyan’dan da Hacı Mevlüt Çiçek vefat etmiştir. Yapılan yargılamalar sonucunda, 160 parsel olarak anılan yayla yeri davasını Okçiyanlılar kazanmıştır.

1963 yılında Sarıcan’da meydana gelen köy kavgasında ise bir köylümüz vefat etmiştir. Ölenin kabilesinden olanlar Elazığ merkez Hüseynik köyüne taşınmış; diğer taraf da Bingöl merkeze göçmüştür. Taraflar yıllar sonra barışmalarına karşın, kimse Sarıcan’a dönmemiştir. Elazığ ve Bingöl merkezde yoğun Sarıcanlı nüfus bulunmaktadır. Elazığ Sarıcan Derneği ( El- Sar - Der) ve Bingöl Sarıcan Derneği (Bin- Sar- Der) aktif çalışmalarına devam etmektedir. Kültür ve geleneklerine bağlı olan bu insanlar, Sarıcanlı olmaktan her zaman gurur duymaktadır.

Sarıcan’ın tarihinde ilgi çekici bir başka detay daha vardır ki çoğu kişi bu detayı bilmez. Cumhuriyetin ilk yıllarında Muğribe (Muğre Was) adında bir kadın, köye 7 yıl muhtarlık yapmıştır. Çok zeki ve cesur bir kadın olarak bilinen Muğre Was, örnek çalışması ile Sarıcan kadınlarına örnek olmuştur.

D. SARICAN’DA DİNİ YAŞAM VE MEDRESE:

Sarıcanlılar, 1940 yıllarında Palulu merhum Şeyh Haydar Baba’nın köye gelip gitmesi ile birlikte, Kadiri tarikatına girmeye başlamıştır. Sarıcanlı Molla Mehmet’in Haydar Baba’ya bağlanması, bu süreci hızlandırmıştır. Sarıcanlılar, dini tedrisata önem veren, muhafazakâr, dindar bir topluluktur. Köydeki medresede okuyan feqi’leri evlerinde barındırıp, destek vererek, çoğu din âliminin yetişmesine katkı sunmuşlardır.
Sarıcan köyünde medrese eğitimini bitirip, icazet alan ilk zat rahmetli Seyda Molla Mehmet’tir. Kendisi Sarıcan’da ve yöre köylerde medreseler açarak feqi yetiştirmiştir. Gözerek köyünden evlendiği için insanlar onu daha çok, Mella Mehmede Gozereke diye anarlar. Kendisi Sarıcanlıdır ve Bekiranlıların Dırbanlar ailesindendir. 1955 yılı kışında feqileri, çocukları ve koyunları ile Bahçecik’ten Sarıcan’a giderken, tipiye yakalanmış; şimdiki yeni köy yerleşim yerinde bulunup, köye götürülmesine rağmen, kurtarılamamış ve Yusuf Polat’ın evinde vefat etmiştir. Mezarı eski köyde, yukarı mahalle mezarlığındaki kubbeli mezardır.

Yöremize büyük dini hizmetler sunan, sağlık ve uzun ömür dilediğimiz Seyda Molla Bahri Tunç da Sarıcanlı Molla Mehmet’in yanında bir süre öğrenim görmüştür.

Sarıcanda, merhum Molla Mehmet’ten sonra Molla Sait Sarı, Vaiz Molla Ahmet Bulanık, Molla Mehmet Özdemir, Molla Behçet Taşkesen icazet almış Seydalarımızdır. İkinci kuşak icazet alan Molla Şemsettin Aydın’dır. Ayrıca civar illerde çalışıp emekli olmuş din görevlilerimiz Molla Nurettin Kaya ve diğer Nurettin Kaya’dır. Dini öğrenimlerini yarıda bırakan çok sayıda Sarıcanlı bulunmaktadır.

E. İLKOKULUN AÇILMASI:

Sarıcan’da ilkokul 1949 yılında açılmış; ilk mezunlarını da 1954 yılında vermiştir. İlkokulu bitirenlerden Nurettin Özdemir, İbrahim Taşkesen, Murat Bulanık, Emin Karadağ ve İsmet Aydın, Elazığ’a Ortaokula ilk giden Sarıcan gençleridir. Emin ve İsmet öğrenimlerini yarıda bırakmıştır. Nurettin Özdemir, Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesini, İbrahim Taşkesen de Ankara Hukuk Fakültesini bitirmiştir. Murat Bulanık, Hukuk Fakültesine kaydolmuş, ancak mezun olamamıştır. Bağ – Kur Genel Müdürlüğü’nde çalışırken emekli olmuş ve ardından vefat etmiştir.
İkinci kuşak okuyan Sarıcanlılar, Abdulkadir Sarı (Avukat), Fevzi Karadağ (Mali Müşavir) ve Ramazan Adıgüzel (Öğretmen)’dir. Bu üçlüyü Sıracettin Sarı (Öğretmen), İsmail Aydın (Öğretmen) ve Zekeriya Bulanık (Müfettiş) takip etmiştir. Yüreği insanlık ve halkının sevgisi ile dolu Ramazan Adıgüzel eli kanlı katiller tarafından, 3 Mayıs 1987’de Almanya’da katledilmiştir. Diğer isimler yaşam mücadelelerine devam etmektedir.

Sarıcan İlk Okulu açıldığında, kız-erkek tüm çocuklar okula gönderilmiştir. Ancak ilkokulu bitiren kızların, ailelerini dinlemeyip, köydeki okul arkadaşları ile kaçmaları, büyüklerin kızları okula göndermeme kararı almalarına neden olmuştur. Uzun yıllar süren bu yasak yakın zamanlarda ortadan kalkmış, şimdilerde herkes kız çocuklarını okutmaya başlamıştır.

Sarıcan köyünün tarihinde Avrupa’ya, özelikle de Almanya’ya göç süreci önemli dönüm noktasıdır. 1960’lı yıllarda Almanya’ya işçi olarak gitmek isteyen Sarıcanlı gençlerin istek kâğıtları geldiğinde hiç kimse Almanya’ya işçi olarak gitmemiştir. Bunun nedeni, bir Müslüman’ın, Hıristiyan’ın emrinde çalışmasının doğru olmadığı yolundaki yaygın algıdır.

Buna rağmen, 1971 Bingöl Depreminden sonra, çok sayıda Sarıcanlı Almanya ve Fransa’ya işçi olarak gitmeye başlamıştır. Zamanında istekli gitmeyenlerin çocukları, bu kez kaçak yollarla Almanya’ya gitmeye başlamıştır. Halen Almanya ve Fransa’da yoğun bir Sarıcanlı nüfus barınmaktadır. Almanya’da Sarıcan geceleri düzenlemektedirler. Almanya Sarıcan Derneği adı altında bir araya gelmektedirler. Yurt dışında olsalar dahi, kendi dillerini, folklorunu, kültürlerini yaşatmaktadırlar.

E.

YENİ YERLEŞİM YERİ VE BELEDİYE:

Sarıcan köyünün eski yerleşim yerinde, çığ, sel ve heyelan gibi doğal afetler nedeni ile sık, sık can kaybı yaşanmaktaydı. 1973 yılındaki son çığ olayından dolayı 10 Sarıcanlı hayatını kaybedince, köy yerleşim yerinin değiştirilmesi daha yüksek bir sesle dile getirilmeye başlandı. Köy İşleri ve İskân Bakanı Ali Topuz beyle bizzat kendim görüştüm. Muhtarla beni, Afet İşleri Genel Müdürlüğüne gönderdi.
Afet İşleri Genel Müdürlüğü’nden gelen jeolog Hilmi Bey, çığ afetine maruz kalan evlerin yerine yeni ev yapılması görüşündeydi. Hilmi Beye yarım saatlik bir brifing vererek köy yerleşim yerinin yetersizliğini, ulaşım imkânsızlığını, tarlaların köye olan uzaklığını, köy kavgalarının nedenlerini anlattım. Sarıcan’ın tümü ile yeni yerleşim yerine naklinin gerektiğini anlattım. Bunun üzerine ancak bir kısım evleri afet kapsamına alabileceklerini söyledi. Birlikte bütün köyü dolaştık. Hazırladığı rapor doğrultusunda, çığ, sel, heyelan ve kaya yuvarlanması kapsamında 61 hanenin afet bölgesinde olduğunu tespit etti.

Çöllan Yaylası olarak bilinen yeni yerleşim yerinde, afet konutlarının yapılabilmesi için köy merasının, Hazine adına tespit edilmesi gerekirdi. Elazığ Toprak Tevzii Komisyonu Başkanı Ekrem Yılmaz ile birlikte, trafik kazaların da can kaybını önlemek için konutların tek tarafta yapılmasını rica ettim. Devlet tarafından 61 adet afet konutu yapıldı. Bu konutların yetersiz olduğunun bilincindeydik. Amaç yeni köy yerleşim yerinin tohumunu atmaktı.

Nitekim afet konutu olmayan köylülerimiz de kendi imkânları ile evler inşa etmeye başladı. 1990 yılına gelindiğinde eski Sarıcan köyünde, hiçbir ev kalmayacak şekilde boşaltılmıştı. Yeni evler, çatılı, çok katlı, modern mimariye uygun olarak yapılmaya başlandı.

1988 yerel seçimlerinde, Sarıcan’dan İsmail Aydın, Refah Partisi’nden, İl Genel Meclis üyesi olarak seçildi. Daha sonra, Abbas Günay da aynı görev için seçildi.

1990 Nüfus sayımında Sarıcan Köyü nüfusu 2000’in üzerine çıkınca, Belediye Kurulması için başvuruda bulunuldu. Yapılan idari yazışmalar ve alınan kararlar sonucunda 1991 yılında Sarıcan Köyü Belediyelik oldu. İlk Belediye Başkanı Molla Sait Sarı, oy birliği ile tek aday olarak başkan seçildi. Daha sonraki seçimlerde Nurettin Koç, Mehmet Emin Adıgüzel ve Sıddık Özdemir belediye başkanlığına seçildiler.

Sarıcan, yeni yerleşim yeri ve Belediye hizmeti ile birlikte her geçen gün daha da gelişmektedir. Gurbetteki köylülerimizin ekonomik desteği, gençlerimizin okuma istekleri, zekâ ve azimleri büyük umut vaat etmektedir. Yeni nesil Sarıcanlı gençler, esnaf, işadamı, akademisyen, doktor, mühendis, hâkim, savcı, avukat, öğretmen, mimar vs. olarak, mesleklerinde başarılı çalışmalar yapmaktadır.

SONUÇ YERİNE:

Bu yazı ile Sarıcanlı yeni kuşaklara, dedelerimizden bizlere aktarılan; yöremizde konuşulup, yazılan bilgilerin yanı sıra, bizzat tanıklık ettiğimiz bazı olayları aktarmak istedim. Eski Sarıcan’da doğmuş ve şans eseri okuma olanağı bulmuş bir Sarıcanlı olarak, köyümüzün kat ettiği mesafeden büyük bir memnuniyet duyuyorum. Kimlik ve kültürümüze olan bağlılığımla, yaşamım boyunca, köyüme ve insanıma faydalı olmaya çalıştım. Sarıcanlıların huzur ve güvenliği, barış içinde birlikte yaşamaları için çok gayret gösterdim. Yeni köy yerleşim yerinin seçilmesi ve belediyenin kurulmasında çok emeğim oldu. Köyüme ve insanıma ne yapsam azdır.
Yeni nesil genç Sarıcanlıların başarı haberlerini aldıkça, çok seviniyorum. Hepsinin adlarını teker, teker anmadığım için beni hoş görsünler. Sarıcan’lı olmaktan her zaman gurur duydum. Uzakta yaşasak da, kalbimiz Sarıcan’dadır. Eksikliklerimiz olduysa hoş görün. Ne yaptıysak, doğru olduğuna inandığımız içindi. Beldemizin ilerleyişinin devamı bundan sonra büyük oranda sizlerin dayanışma, azim ve çabalarıyla mümkün olacaktır.

Sevgi ve saygılarımla…

Avukat Abdulkadir SARI

İstanbul, Mayıs 2013
Beğenmekten Vazgeç ·
· Paylaş

    Başlıca Yorumlar
    Sen, Rêzan Rezdar ve 24 kişi daha bunu beğendiniz.
    4 paylaşım
    Orhan Kaya
    Yorum yaz...

Ali Nergizoğulları Ellerine sağlık dahada netleştirirsen çok güzel olur saygı ve selamlar
Beğen · Yanıtla · 25 Aralık 2014, 19:02

Siddik Miro Sari üsenmemis yazmis saygi deger büyügümüz. Allah razi olsun kendisinden
Beğen · Yanıtla · 25 Aralık 2014, 12:39

Ekrem Kaya Eline koluna sağlık candan teşekürler sevgili büyüğüm
Beğen · Yanıtla · 24 Aralık 2014, 21:00

    Mehmet Sari Sarcanlilar seyh hadardan ziyade seyh saidin dedesi seyh Ali ye bagliydilar haydar baba daha sonra cikmadir
    Beğen · Yanıtla · 31 Ağustos 2013, 19:46

25 Ocak 2015

( MELEKAN ŞEYHLERÎ'NÎN ATASI ŞEYH ABDULLAH EFENDÎ'NÎN TÜRBESÎ )





( MELEKAN ŞEYHLERÎ'NÎN ATASI ŞEYH ABDULLAH

 EFENDÎ'NÎN TÜRBESÎ )

 










 "Kürd tarihi ve ulusal mücadelesi açısından bu türbenin önemini anlamak ve bilmek için
   aşağıdaki,bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum."



- Bu türbe 1925 Şeyh Said hareketinde idam edilerek Şehadete ulaşan Şeyh Abdullah'ın büyük dedeleridir.

- Bu türbe'nin bulunduğu yer  Çolig/Bongılan ilçesinin Melekon (Mutluca) köyündedir. 

- Diyarbekirde idam edilerek şehadette ulaşan Şeyh Abdullah Melekani ve 46 arkadaşının naaşları

   Türk devleti tarafından ailelerine teslim edilmedi. Kürd halkı tarafindan bilinen, Diyarbekir dağkapı da

  meftundur.

- Melekon köyü tarih boyunca bölgede medrese eğtimi veren bir beldemizdir. Bu medreslerden Kürdler

  çok büyük alimler yetiştirmiştir.

- Şeyh Ali Septi Nakşibendi tarikatını yaymaya çalışırken uğrak yerlerin başında Melekon köyü gelmektedir.

- Şeyh Ali Septi yaptığı iki evliliğinden birini bu köyden Malekondan Esma hanımla yapmıştır.

- Şeyh Said Efendi'nin babası Şeyh Mahmud Efendi de medrese eğtimini Melekon'da yapmıştır. Melekon

  medresesinin sahibi ve kurucusuda türbesi bulunan Şeyh Abdullah El Melekanidır.

- Türbesi bulunan Şeyh Abdullah melekani yaklaşık 90 yıl bir ömür sürmüştür.

- Idam edilerek şehadete ulaşan  Şeyh Abdullah Efendi ise Istiklal mahkemesi tutanaklarına göre 38

  yaşındaydı.

- Türbesi bulunan Şeyh Abdullah Efendi , idam edilen Şeyh Abdullah Efendi'nin babası olan Şeyh Mahmud

   Efendinin amcasıdır.

 - Şeyh Said Efendi'nin annesi Güllü hanım, yine Cibranlı Xalit Beg'in annesi Halime hanım Melekon

   şeyhlerinden olup,kız kardeştirler. Ayrıca idam edilen Şeyh Abdullahın'da halasırdırlar.

-  Ilginç bir tesaddüf, Şeyh Said Efendi,Xalit Begi Cibri ile Şeyh Abdullah Melekani üçünün bablarının

    ismi de Mahmud'ur. 

-  Şeyh Said'in babası Şeyh Mahmud Efendi Palu'dan kalkıp Xınıs/Tekman coğrafyasına

    gelip,yerleşmesinede türbesi bulunan Şeyh Abdullah melekani'nın yardım ve desteğiyle olmuştur.

 - Yukarıdaki türbeyi tanıtırken bu bilgileride kısada olsa sizinle paylaştım. Bu tarihi bilgilerden'de mahrum

    olmamak başta olmak üzere tarih bilimi açısından önemli gördüğüm için yazdım,


    selam ve saygılarımla,


                                                                                    Orhan Zuexpayıc















22 Ocak 2015

CAN SEYHLERININ IDAM ÖNCESI FOTOGRAFLARI


















Canli Seyh Ibrahim efendi , üc kardesiyle idam edilir. ,ailesi Kütahya ya sürgün edilir.
















Şeyh Said hareketinde yaşanan mezalimler, hukuksuzluklar yazmakla bitmez. Bingöl’deki Çan Şeyhleri’nin 7 mensubu da sorgusuz sualsiz şehit ediliyor. Piran’da (Dicle) jandarmanın provokasyonuyla patlak veren hadise sonrası Çapakçur (Bingöl) cephesinin sorumlusu olan Şeyh Hasan Efendi ile yeğenleri Şeyh İbrahim Efendi, Şeyh Ali Efendi ve Şeyh Celalettin Efendi, çıkarıldıkları darağacında şehadet şerbetini içtiler. Şeyh Hasan’ın 15 yaşındaki kardeşi Şeyh Atik askerlerce kurşunlandı. Şeyh Hasan’ın en küçük kardeşi olan Şeyh Atik, askerler Çan köyüne gelip şeyhlerin yaşlı hanımlarını götürürken peşlerine takılıyor ve taş atıyor. Asker de silahla vurup şehit ediyor. Şeyh Nurettin Efendi, Karlıova civarında dağda askerler tarafından pusuya düşürülerek şehit edildi. Şeyh Abdullah Efendi, Tillo civarında irşad vazifesi yaparken yakalanıp Elazığ’a getirildi ve burada idam edildi. Mahkemeye çıkarma gereği bile duymadılar.
VERDİKLERİ SÖZÜ
TUTMADILAR
Ruslara karşı kahramanca mücadele eden Şeyh Eyüp’ün kardeşi Şeyh Hasan, 7 oğlu ve bir kızıyla beraber köyü terk edip dağa çıkıyor. Şeyh Hasan, kendisine yanlış bilgi aktaran ve verdikleri sözü tutmayan yetkililer tarafından oyuna getiriliyor. Askerler Çan’a haber gönderiyor. Şeyh Hasan’ın üç yeğeninin (Şeyh İbrahim, Şeyh Ali, Şeyh Celalettin) Bingöl merkezde yakalandığını söyleyip “Şeyh Hasan gelsin, üç yeğenini de bırakacağız” diye söz veriyorlar. Üç gencin annesi gidip dağda Şeyh Hasan’ı buluyor. Aniden başındaki örtüyü Şeyh Hasan’ın ayaklarının altına atarak, “Sen git Bingöl’de teslim ol, benim çocuklarımı bırakacaklar” diyor. Şeyh Hasan Efendi de cevaben “Gidersem beni de idam edecekler, onları da idam edecekler. Bunu biliyorum. Ama gitmezsem herkes diyecek ki, Şeyh Hasan Efendi ölmekten korktuğu için yeğenlerini kurtarmaya gitmedi. Onun için gidiyorum” diyor. Çocuklarını yanına çağıran Şeyh Hasan, onlara hitaben “Ben teslim olmaya gidiyorum. Fakat siz asla teslim olmayacaksınız. Ne haber gelirse gelsin. Gerekirse bu dipçiklerin arkasında öleceksiniz. Adalet ve doğruluk şiarınız olsun. Allah yardımcınız olsun” diyerek helalleşip Bingöl’e hareket ediyor. Çocukları yalvarmalarına rağmen Şeyh Hasan’ı durduramıyorlar. Şeyh Hasan’ın üç yeğeni aslında yakalanmamış, Bingöl’de halk arasında dolaşıyor. Fakat gözetim altındalar. Şehirden çıkmaları yasaklanmış.  Şeyh Hasan Bingöl’de teslim olur olmaz hemen 3 yeğeni de tutuklanıyor. Topluca Diyarbakır’a gönderilip burada idam ediliyorlar.

ŞEYH SAİD’İN
ÇAN’DAKİ TOPLANTISI
Harf İnkılabı Şeyh Said kıyamından sonra yapıldı. Fakat İnönü’nün itirafları, tek parti zihniyetinin birçok inkılapla-yasayla aslında neyi hedeflediğini açığa vuruyor. Zaten kaygı verici gelişmeler peş peşe gelmişti. Kılık-kıyafete bile müdahale edileceğinin sinyalleri alınmıştı. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini olarak anayasaya Hıristiyanlığın yazılmasını talep edenler çıkmıştı. Hükümetin kontrolündeki gazetelerde İslam inancı alenen hedef alınıyordu. İşte Nakşibendi tarikatı mürşitleri, hükümeti yanlış politikalardan vazgeçirmeye çalışıyordu.  Akla ilk gelen silahlı bir mücadele değil, sorunun uzlaşma yoluyla halledilmesiydi. Öncelikle kamuoyu baskısı oluşturularak hükümetin geri adım atması amacı güdülüyordu. Bu konuda Hüsamettin Korkutata’ya kulak verelim: “Şeyh Said Bingöl’e gelmiş. Çan köyünde oturarak saatlerce bu meseleyi müzakere etmişler. Bu müzakereler Bingöl Müftüsü Şeyh İbrahim’in başkanlığında yapılmış. O büyük alimler oturmuş, konuşmuş. Demişler ki, Meclis’e ve bütün büyük illerdeki alimlere yazı yazalım, mektup yazalım. Yani ne yapacağımıza karar verelim. Bu kadar dinden uzaklaşan bir yönetime karşı bizim tedbir almamız lazım denilmiş. Fakat Piran’da, kopma bir hareket olmuş. Askerle Şeyh Said’in kardeşinin bir çatışması olmuş ve hareket kopma olarak meydana gelmiş. Buna aslında niyet yoktu başta. Fakat kopma olunca, millet birden bire galeyana gelmiş ve Genç alınmış, Bingöl alınmış, sonra hareket başlamış. Aslında ciddi planlanmış bir şey değil.”

İNÖNÜ HEDEFİN İSLAM
OLDUĞUNU SÖYLÜYOR
Çan Şeyhleri’nin torunu olan eski Bingöl Milletvekili Hüsamettin Korkutata, Şeyh Said’in damatları ve yeğenleri olduğunu söylüyor. Daha önceki olumlu mesajlara rağmen cumhuriyetin kuruluşunun ardından İslam karşıtı düzenlemelerin ağırlık kazandığına işaret eden Korkutata, Şeyh Said ile arkadaşlarının dini saiklerle hareket ettiğini, İslam medeniyetinin dinamiklerine karşı çıkılmasını kabullenemediklerini belirterek, “Dini alanda birçok yasak var. Zaten İsmet İnönü’nün kendi itirafları var. Mesela ‘Biz Latin harflere daha okuma yazma olsun, insanlar fazlaca bilgi sahibi olsun diye geçmedik. Gençlerin ve insanların üzerinde dinî etkileri azaltmak için geçtik. Çünkü yeni eserler Latin harflerle yazılacak. Eski harflerle yazılmış bütün eserler yasak. Yeni eserler de bizim denetimimizde olduğu için, gençler üzerindeki dinin etkileri tamamen ortadan kalkacak’ mealinde ifadeler kullanıyor. Şeyh Said ve diğer şeyhler dine yönelik bu baskılara isyan ediyor” değerlendirmesini yapıyor.
PLANLI OLSAYDI HÜKÜMET
BAŞ EDEBİLİR MİYDİ?
Hareketin planlı olması halinde hükümetin başa çıkamayacağını dile getiren Korkutata, şöyle devam ediyor: “Şeyh Eyüp Efendi’nin nasıl Ruslara karşı kahramanca savaştığı ortada. Bu kardeşlerinin hepsi de onunla beraberdi. Mesela babam Şeyh Mahmut Efendi yüzbaşı rütbesiyle milis kuvvetlerine katılmıştı. Büyük kahramanlıklar gösterdiler. Planlı çalışmaları vardı. Biliyorlardı bu işleri. Hareket kopma olmasaydı; bölükleri olurdu, alayları olurdu. Her şeyi yaparlardı. Bunları yapabilecek kapasitede insanlardı. Ama hadise hiç de planlanmış bir hadise değildir. Planlanan başka şeylerdi. Aslında işi Meclis’e kadar götürmek, anlatmak. Ülkedeki alimlerle işbirliği yapmak. Ne yapalım, nasıl yapalım, ne edelim diye.”

 Şeyh Abdurrahim (YAKILAN ŞEYH)
Şeyh Said’in kardeşleri de katliamdan nasibini aldı. Hınıs’taki evinde sabah namazını kılan Şeyh Bahaaddin, kızına Kur’an okuturken evini kuşatan askerler tarafından kurşun yağmuruna tutularak şehit düştü. Şeyh Said’in bir diğer kardeşi Şeyh Abdurrahim ise hazin bir şekilde şehit edildi. Başından sonuna kadar Şeyh Said hareketinin içinde yer alan ve silahlı güçlerin başında bulunan Şeyh Abdurrahim, ağabeyine en büyük desteği sundu. Şeyh Said’in yakalanmasından sonra da mücadelesini sürdüren Şeyh Abdurrahim, Suriye’ye çekildi. Mücadeleyi yeniden başlatmak üzere Türkiye’ye giriş yapan Şeyh Abdurrahim, Diyarbakır’ın Bismil ilçesinin kırsal kesimlerinde bir muhbirin ihbarı neticesinde operasyona maruz kaldı. Şeyh Abdurrahim ve beraberindekiler sığındıkları buğday tarlasında etraflarını saran hükümet güçleriyle çatışmaya girdi. Şeyh Abdurrahim, jandarma komutanının “Tarlaları ateşe verin. Daha kalan varsa cayır cayır yansın!” talimatı nedeniyle “Yakılan Şeyh” olarak anılıyor. Şeyh Abdurrahim ve 17 arkadaşı can verdiklerinde takvim yaprakları 20 Temmuz 1937’yi gösteriyordu.
“ASKERLERE KIYMADILAR”
Şeyhlerin ele geçirdikleri yerlerde kimseye zarar vermediklerini ifade eden Hüsamettin Korkutata, şunları kaydediyor:  Elazığ ele geçirildiğinde ‘herkesin namusu, malı, şerefi bizim teminatımız altındadır’ deniliyor. İşin özünde inanç var.  Askerden fazla öldürmemişler. Mesela bizim Çan Şeyhleri grubundakiler, kaç defa askeri teslim aldıkları halde bir tanesini vurmamışlar. Kıymamışlar böyle bir şeye. Yani kendi adamları vurulduğu halde… Mesela askerler kardeşlerini vuruyor. Bizimkiler haber alıyor. Gidiyor köyün etrafını sarıyor. Askerlerin hepsi o köyde. Hepsini vurabilirler, hiçbir tanesi dahi canlı kalmayabilir. Ama orada Şeyh Mustafa Efendi, büyük amcalar diyorlar ki, ‘kesinlikle bizim bunları öldürmemiz caiz değil. Hiçbir tanesini öldüremeyiz.’ Şeyh Celalettin Efendi onlar Elazığ’dan geri çekildiklerinde askerler peşlerine takılıyor. Askeri teslim alıyorlar. Bütün silahlarının sürmelerini çıkarıyorlar, torbalara koyuyorlar. Silahlarını geri veriyorlar. Onlar da dönüp gidiyorlar. Bir tanesini öldürmüyorlar. Bu ne kadar inançtan yana insanlıktan yana İslam’dan yana olduklarının ifadesidir.







Canli Seyh Ibrahim efendi , üc kardesiyle idam edilir. ,ailesi Kütahya ya sürgün edilir.